istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2019 Perşembe

Yaşamdan Kareler: Beyazıt Kulesi




Bugün yıllardır istediğim bir şeyi yaptık: Beyazıt Kulesi’ne çıktık! Olay tamamen tesadüfi olarak gelişti.

Haftaya finaller başladığı için hocalar dersleri genellikle erken bitiriyorlar. Arkadaşım ve ben de sonraki dersimizi beklerken önce bahçede vakit geçirdik. Sonra kantine gitmeye karar verdik. Beyazıt Kulesi’nin yanından geçerken "Biz niye hiç çıkamadık" diye söyleniyorduk. Tam kapısına vardığımızda "Deneyelim bakalım açık mı?" diyerek kapıyı zorladık. Açılmadı diye tam dönerken kapıdan güvenlik çıktı ve bizi kuleye aldı.



Kule sadece Perşembe günleri açıkmış ve rektörlüğe ismimizi yazdırmamız gerekiyormuş.

Beyazıt Kulesi, 180 basamaktan oluşuyor ve yangınları gözleyip haber vermek amacıyla 1749 yılında inşa edilmiş. Başlangıçta ahşapmış ve 1756 Cibali yangınında yanmış. 1826 da yeniden yapılmış ama yeniçeri ayaklanması sırasında tekrar yanmış. Üçüncü kez yapılışı Sultan II. Mahmut zamanında Senekerim Balyab mimarlığındaymış. Üç bölümden oluşur: Nöbet Katı, İşaret Katı, Sancak Katı.



Merdivenleri soluk soluğa çıktığımızda –basamaklar uzun boylulara göre yapılmış!- pencerelerden manzarayı görebileceğimiz bir alana ulaştık. Pencereleri açıp İstanbul’u izledik.



Bu alanın yukarısına çıkan merdivenleri de tırmandık ama maalesef ki kapı kilitliydi.

Fotoğraflarımızı çekip, İstanbul’u dinleyip kampüse geri döndük.


İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Orhan Veli



İstanbul hala çok güzel, sizce de öyle değil mi?

3 Mayıs 2019 Cuma

Yaşamdan Kareler: Büyükada Yeniden


Müjdemi isterim, Adalar sezonunu açtım! Adaya gitmek benim için mühim bir tutkudur.

Havalar ısınınca Cansu’yla gitmeye karar verdik. Kendisinin ilk seferi oldu. Bu da bana ilk kez adaya gittiğim zamanı anımsattı. Daha küçüktüm, Büyükada o zaman İstanbul’un küçük bir kopyası gibi değildi.


Ben Ada’dayken hissettiğim daha kültürlü, aydın havayı seviyordum. İzlediğim dizi ve filmlerden de etkilenmiş olmam muhtemel tabii ki. Adalar bozulan İstanbul’a rağmen eski günlerdeki seçkinliğini koruyor gibi geliyordu bana.


Üzülerek belirtiyorum ki Adalar popüler kültürün kurbanı olmuş veya olmak üzere. Hiç bu kadar kalabalığa rastlamamıştım. Sokaklar dopdolu, bisiklet kullanacak alan bile sıkıntılı ve Ada kokuyor. Bunların dışında bir yandan da atları gördükçe yüreğiniz burkuluyor.



Biz öncelikle Hatırla Sevgili evlerini ziyaret ettik: Con Paşa Köşkü ve Yalman Köşkü. Ardından internette bakımsızlıktan harabe haline geldiğini okuduğum Troçki köşküne bakmaya gittik. Hala zamana meydan okumaya çalışsa da yıkılmadan görmek istedik. Yıkılmadan kelimesi de üzüyor beni, gönül isterdi ki müze olarak kapılarını ziyaretçilere açsın.

Troçki Köşkü

Troçki’nin evinin adı aslında Sivastopol Köşkü. Mimar Konstandinos Dimadis tarafından yapılmış. Stalin’le olan mücadelesini kaybeden ve Rusya’dan sürgün edilen Troçki 1929-1933 yılları arasında Sivastopol Köşkü’nde yaşamış. Rus Devrim Tarihi ile otobiyografisini bu evde yazmış.

Troçki Köşkü

Ardından Aşıklar Tepesi’ne doğru yol aldık ve her yerin özelleşmesine, doğayı ücretlendirmemize sinirledik. Dilburnu Tabiat Parkı girişi 7 TL olmuş. Aşıklar Tepesi’nin fiyatını bilmesem de o da benzerdir. Aya Yorgi’ye tırmandık. Tepe sesimi alıp götürecek kadar rüzgarlıydı, sayesinde iletişimimi dumanla mı sağlasam diye düşünüyorum. :D


Kiliseye girerken sıra oluşmuştu, inanabiliyor musunuz? İçeriye girebildiğimizde kilise tıklım tıklımdı. Kapıya fotoğraf çekmenin yasak olduğunu belirten tabela asmalarına rağmen rahip sürekli uyarıda bulunmak zorunda kaldı. Sessiz olup saygı göstermeyi bilmeyenler de cabası! Bunları gördükçe gelin de eski Ada’yı özlemeyin…


Rum Yetimhanesi

Tepeden inince Büyükada Rum Yetimhanesi’ni de görmeden dönmeyelim dedik. Bu yapı beni her gidişimde etkiliyor. Bu sefer daha yıkılmış, daha kırgın ve daha kaderini kabullenmiş gibiydi.

Ada’da üzücü değişiklikler olsa da ben hala çok seviyorum. Her şeye rağmen güzel. Evleri, denize çıkan sokakları, kedileri…



O zaman kısadan hisse, Büyükada gibi olalım. Dışarıdan gelen etkilere rağmen kişiliğini ve güzelliğini koruyup, zamana karşı direnmeye çalışıyor. Örnek alınması gereken bir durum, sizce de öyle değil mi?


10 Mart 2017 Cuma

Yaşamdan Kareler / Cem Adrian Konseri


Cem Adrian’ı çok sevdiğimi biliyor muydunuz? Bilmiyorsanız da artık öğrendiniz. 😇

Trump Towers’da konseri olduğunu duyunca, ders çıkışı gidelim dedik. Çağnur’la Public Finance’dan çıkıp, atladık metroya.

Aksilik ki metro sürekli arıza yüzünden duruyor. 15 dakikalık yol, çıktı iki katına.



Konser salonu(!) olarak kullandıkları alan en üst kattaydı ve abartmıyorum izdiham vardı. Sahneyi görmeyi bırakın, girişine kadar bile gidemedik. İtiş kakış, ezilmemeye çalışırken Cem geldi.

“Ben Seni Çok Sevdim” şarkısıyla başlayıp, “Mutlu Yıllar” a geçti. Biz de sesini duyuyorum yeter mantığıyla kendi kendimize söylüyoruz. Derken bu gecenin en komik anı geliyor.

Hep beraber söyleyelim: “Mutlu yıllar, mutlu yıllar sevgilim.” Tam “Sensiz kutlar…” diye devam ediyorum, baktım arkada Çağnur “Bensiz kutlar, bu gece tüm aşıklar.” şeklinde girmiş şarkıya. Aldı mı beni bir gülme, üzerimde binlerce insan, gülmeye çalışıyorum.

Ezilerek ölmeden, çıkmaya karar verdik. Alt kata inerken gördük ki konsere gidişi kapatmışlar.



Aradan bir saat geçti, belki normale dönmüştür bakalım dedik. Merdivenlerden çıkarken sahne arkadan görünüyor. Cem Adrian’ı sırt ve yan profilden görebildik, o kalabalıkta bu bile nimet gibiydi. 😍

Konser alanının girişi hala tıklım tıklımdı, biz de terasa gittik. Derken yanımızdaki sandalyeler boşaldı ve saniyesinde üstüne çıktık. Bu sefer de sadece kolunu görebildik. Bir bütün olarak kim gördü bilemiyorum. 😴



Anlamadığım şey şu ki, konserde Cem Adrian’ı sevenler kadar hatta belki daha fazla, tanımayanlar vardı. Şarkılarını bilmeyenler, çok melankolikmiş bunaldım gidelim diyenler –keşke konserin başında deselermiş-, birbirini itekleyenler… Bedava diye boş vakti olan herkes gelmiş.

Neyse ki 2015’de blogu açtığım ilk aylarda Cem Adrian’ın 10. Yıl konserine gitmiştim. Onu canlı dinlemek beni etkilemişti. Sonucunda da böyle bir yazı çıkmıştı: Cem Adrian ve 10. Yıl. Tekrar duygularımı anlatmak isterdim ama bu konserde bana ‘ezilmeden en iyi nerde dinleyebilirim’ mantığı hakimdi.

Yine de her şeye rağmen o Cem ve ben gittiğim için mutluyum.

8 Mart 2016 Salı

21) EN GÜZEL AŞK HİKAYEMİZ- MARİO LEVİ

Doğan Kitap
194 sayfa

En Güzel Aşk Hikayemiz ilk Mario Levi kitabım… Yazardan herkes övgüyle bahsediyordu ve ben de merak ediyordum.

Yazara biraz değinecek olursak, Mario Levi 1957’de İstanbul’da doğmuş. İstanbul Üniversitesi’ni bitirerek hayata atılmış. (Belki de aynı yollarda yürümüşüzdür :D) 1986’da ‘Jacques Brel: Bir Yalnız Adam’ kitabını yazmış. Bu yazarın ilk eseridir.

Kitabımıza dönersek, 1992 yılında yayınlanan En Güzel Aşk Hikayemiz yazarın ilk romanı olma özelliğini taşır.

En Güzel Aşk Hikayemiz’de kahramanların iç dünyasını okuyoruz ve sevgiliyi arıyoruz. Ama ben, üzülerek belirtiyorum ki arama konusunda başarılı olamadım. Kitabı defalarca elime aldım, birkaç sayfa okudum, devamını getiremedim. Yeni kitaplara başladım, beraber okursam daha hızlı gider sandım. Olmadı. Romantik havamda değilim sanırım dedim, Genç Werther’in Acıları’na başladım. Duygusallıkta tavan yaptıktan sonra tekrar denedim, yine olmadı.

En sonunda kitabı okula giderken tramvayda okurum diyerek çantama attım ve bitirdim.

Benim zorlanarak okuduğuma bakmayın çünkü Mario Levi çok sevilen bir yazar. Belki de benim En Güzel Aşk Hikayemiz’i okuma zamanım henüz gelmemişti…


“Yaşamak, daha çok yaşamak ve anlamak gerekiyordu…”
“Haklı olabilirsiniz. Ama düşünün bir kere, bizlere ne kaldı ki artık, bir uzun şiiri aramaktan ya da umarsızlığı küçük de olsa bir bir umuda, bölük pörçük bir sevinçler toplamına dönüştürme çabasından başka?”

“Bir tümcede, bir sözcükte ya da bir olasılıkta gizleniyor olabilirdi ne de olsa bir benzerimiz.”

“Buralara nasıl geldik, neden o eski hikayelerle yetinemedik, hangi insanların, yanlış yorum ve aldanmaların kurbanı olduk ama? Kimi sözcüklerin karşısında neden bu kadar güçsüzdük?”