Bugün yıllardır istediğim bir şeyi yaptık: Beyazıt Kulesi’ne
çıktık! Olay tamamen tesadüfi olarak gelişti.
Haftaya finaller başladığı için hocalar dersleri genellikle
erken bitiriyorlar. Arkadaşım ve ben de sonraki dersimizi beklerken önce
bahçede vakit geçirdik. Sonra kantine gitmeye karar verdik. Beyazıt Kulesi’nin
yanından geçerken "Biz niye hiç çıkamadık" diye söyleniyorduk. Tam kapısına
vardığımızda "Deneyelim bakalım açık mı?" diyerek kapıyı zorladık. Açılmadı diye
tam dönerken kapıdan güvenlik çıktı ve bizi kuleye aldı.
Kule sadece Perşembe günleri açıkmış ve rektörlüğe ismimizi
yazdırmamız gerekiyormuş.
Beyazıt Kulesi, 180 basamaktan oluşuyor ve yangınları gözleyip
haber vermek amacıyla 1749 yılında inşa edilmiş. Başlangıçta ahşapmış ve 1756
Cibali yangınında yanmış. 1826 da yeniden yapılmış ama yeniçeri ayaklanması
sırasında tekrar yanmış. Üçüncü kez yapılışı Sultan II. Mahmut zamanında
Senekerim Balyab mimarlığındaymış. Üç bölümden oluşur: Nöbet Katı, İşaret Katı,
Sancak Katı.
Merdivenleri soluk soluğa çıktığımızda –basamaklar uzun
boylulara göre yapılmış!- pencerelerden manzarayı görebileceğimiz bir alana
ulaştık. Pencereleri açıp İstanbul’u izledik.
Bu alanın yukarısına çıkan merdivenleri de tırmandık ama
maalesef ki kapı kilitliydi.
Fotoğraflarımızı çekip, İstanbul’u dinleyip kampüse geri döndük.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
Orhan Veli
İstanbul hala çok güzel, sizce de öyle değil mi?




