kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2022 Cuma

Sessiz Ev ve Diğerleri



Bir süredir bloga post yazmayı düşünüyordum ama erteliyordum, bu üşengeçliğimi kıran şey sevgili Edischar’ın yorumu oldu. Kış bitti, sıcaklardan bunalmış bir şekilde gelecek kışı bekliyorum ve buradayım.

 

Bu süreçte hayatımda değişiklikler oldu. Bütün üniversite hayatıma -uzunca bir süre- tanık olan bloguma/blogdaşlarıma bu haberi artık verebiliyorum: Mezun oldum! Çap yaptığım bölümü de bitirdim ve artık okula sadece arkadaşlarımla buluşmak için gidiyorum. Mezuniyet sonrası yaşanacaklar beni hep korkutmuştu ve şimdi kendimi haklı buluyorum; korktuğum kadar varmış. Staja başlamak beni büyük bir karamsarlığa sürükledi, meslekte gördüğüm kişiler adına çoğu zaman utanıyorum ve bu hep böyle mi devam edecek merak ediyorum. İçimdeki karamsarlık, mutsuzluk ve umutsuzluk her iş gününde büyüyor. Bu durumla pek başa çıkabildiğim söylenemez. Muhtemelen herkes gibi alışacağım, zamanla karakterimin köşeleri törpülenecek ama bunun olmasını hiç istemiyorum aslında. Gün içinde kendimi rahat hissettiğim tek zaman dilimi Boncuk’la olanlar…

 

Dersti, sınavdı, staj arayışıydı derken okuma hedefimde de oldukça geride kaldım. Bu durum beni üzüyor ama maalesef kafamı okuduğum kitaba pek veremiyorum, gelecek kaygısı beni tamamen ele geçirmiş durumda. Öyle ki bazen sadece kaygı ve stresten ibaretmişim gibi geliyor. Bu yüzden kafa yormayan sakin diziler izliyorum. Virgin River buna güzel bir örnek: Kendisi kitaptan uyarlama bir dizi, kitabını okumuştum ancak dizide olaylar genelde değiştirilmiş ve uzatılmış. Karakterlerin yaşadıklarını pek sevmiyorum ama olayların arkasında kasabayı görmek beni dinlendiriyor. Hope’un verandasında oturup, sadece boşluğa bakmak istiyorum.

 


En son bitirdiğim kitap Orhan Pamuk’tan Sessiz Ev: Okuduğum diğer Pamuk romanlarına göre değişik geldi bana. Yine bir aile hikayesi ancak her bölüm farklı karakterlerin ağzından anlatılıyor ve düşünceleri bilinç akışı tekniği kullanılarak yazılmış. Arka planda 80’lerin siyasi gerilimini, zengin/fakir ikilemini işlemiş. Aşk temalı bölümleri beni sıksa da, karakterlerin mutsuzluklarını ve iç çatışmalarını okumaktan keyif aldım. Kitapta hiçbir karakteri tamamen sevemiyorsunuz ama aynı zamanda nefret de edemiyorsunuz.

 

“Bir zamanlar dünyanın güzel bir yer olduğunu düşünürdüm, çocuktum, aptaldım. Panjurları kapadım, sürgüyü çektim: Dünya orada kalsın.” 

 

Hafta sonuna geldiğimiz için bu alıntıyı gerçekleştireceğim, kendi içime çekileceğim. Belki de dış dünyadan etkilenmeyen küçük bir kısım vardır, ne dersiniz?



27 Ocak 2022 Perşembe

Kar ve Kitap



Balkonumdaki karlar neredeyse erimişken, güncellenen sınav takvimine göre hiç tatilim yokken, çalışılması gereken dersler gün geçtikçe Everest Dağı’nı aratmazken oturup blog yazmaya karar verdim. Blog ne de olsa her zaman bizi bekleyen sanal evimiz… Öyle değil mi?

 

“Soğuk, çok soğuk bir kış geçirdik. Üzerime demirden bir palto giymiş gibiydim, kaskatıydım.” *Kış Yolculuğu, s. 72


Takip ettiğim hava durumu hesapları karın geleceği müjdesini verdiğinden beri bir gözüm pencerelerde karı bekledim. Ha yağdı ha yağacak… Tam olarak tatmin olmasam da bu kadar yağmasını beklemiyordum. Pazar sabahı karlı bir güne uyandım ve sonrasında aralıklarla devam etti.

 

Sabah kalkıp, perdeyi çekince çatılardaki karı görmek insana mutluluk veren olaylardan biri. -Çaydanlıktan çıkan buharın da bana huzur verdiğini fark ettim.- Karın kötü yanını yaşamadığım için, benim için sevinçli geçen günlerdi. Kar topu oynadım, kar yağarken yürüyüş yaptım, balkonda kaymamaya çalışarak kahve içtim…

 



Tabii bunlar yanıma kâr kalmadı. Ertelenen sınavlar, 10 gün olan yarı yıl tatilinin sonuna kondu ve böylece aslında tatil ortadan kaldırılmış oldu. İç karartıcı bir konu olduğu için bu bahsi kapatmak istiyorum.

 

Ders çalışırken eskiden daha çok kitap okuyordum, bu sıralarsa daha çok izliyorum. Yemek yerken izlemeye başladığım film veya diziye sonra da devam ediyorum. Bu durumun bir çözüme ihtiyacı var ama öncelik sıralamamda gerilerde olduğu için biraz daha bekleyebilir.

 


Bahsetmek istediğim iki kitap var aslında. Öncelikle ilk defa Ursula Le Guin okudum: Rocannon’un Dünyası. Yazarın ilk romanı olduğu için belki de başlangıç için iyi bir seçim değildi ama Sürgün Gezegen’i indirimden almıştım, Hainish Cycle serisinin ikinci kitabı olduğunu bilmeden. Aslında bağımsız da okunabilecek bir seriymiş ama ilk iki kitabını art arda okumak istedim -manasız bir istek-. Sınav döneminde başka bir evrene geçme isteğiyle kitaba başladım. Belki de bu yüzden hayal kırıklığına uğradım. Aslında kurguda, yaratılan evrende ve türlerde sorun yok; hatta bu kadar kısa bir kitapta yeni bir dünya yaratıp okuyucuya anlaşılır bir şekilde aktarabilmek takdire şayan ama bu durum kitabın içine girebilmemi engelledi. Karakterlerin iç dünyalarına pek değinilmediği, hep olayların olduğu ve betimlemelerin de yetersiz olduğu bir kitapta kendine yer bulabilmek ve bağlanabilmek zor.

 

Sözünü ettiğim diğer kitabı ise şu an okuyorum: Kış Yolculuğu. Selçuk Baran daha önce okumamıştım, neden okumamışsam. İstiklal YKY’den alırken, görevli seveceğimi düşündüğü Ian McEwan’ın Hamamböceği kitabını da önermişti. YKY’deki kitap öneren çalışanları çok seviyorum, kitaplar hakkında bilgisi olmayan, ruhsuz çalışanlardan sonra ilaç gibi geliyorlar. Ben de çoğu zaman önerdiklerini de alıyorum. -Konuyu dağıttım, kafam gibi cümlelerim de dağınık.- Kış Yolculuğu’nın ilk iki hikayesini okudum zaten toplamda üç hikayeden oluşuyor. Yazarın kalemini beğenmenin yanında öykülerindeki sakin hüznü de sevdim. İncelikli, kırıp dökmeyen ama yine de hissedilen... Uzun zamandır böyle beğendiğim bir hikaye kitabı okumamıştım.

 

Size de seveceğiniz kitaplarla dolu, sevinçli günler diliyorum.



31 Aralık 2020 Perşembe

ÖZET 2020

 

Yılın son gününden merhabalar! Çok uzun zamandır buralarda yoktum, hatta hemen net bir tarih söyleyeyim: 18 Mayıs. Şimdi yazmak, bir şeyler anlatmak garip geliyor. Düşünün; ödev hazırlamak dışında Word’ü hiç açmamıştım. Uzun bir araydı. Sizleri zaman zaman yorum yapmasam da takip ettim, hayalet bir izleyiciydim.



Blogger’da pek çok şey değişmiş, eski halini aramadığımı söyleyemem. Temamı bile doğru düzgün düzenleyemedim, neden detaylı ayarlar kaldırılmış ya da başka bir yerden mi düzenliyoruz? Etiketlerimin yazı tipini neden değiştiremiyorum? Kafamda bunlara benzer bir sürü soruyla yazıma devam etmek istiyorum.


Eveet, 2020’nin sonuna geldik. Ne yıldı, değil mi? Böyle bir süreç yaşayacağımız aklımın ucuna bile gelmezdi. 2020’yi en iyi tanımlayan kelime pandemi olurdu sanırım. Başlangıçta evde kalmaktan mutlu olan ben bile, artık büyük bir bıkkınlık içindeyim. Marttan beri zorunlu işler haricinde -banka, market vs- dışarı çıkmadım, arkadaşlarımla buluşamadım, kendimle baş başa bile kalamadım -canım kendim, onu tiyatroya, sinemaya götürmediğim, kahve ısmarlamadığım için kırgın-. Ayrıca Covid 19 dışında hastalıklarla yüzleştik, kısaca dertli ve sıkıntılı bir yıldı. Bakalım Salıncak bu tasalı yılda ne kadar okumuş?

 

Unutmadan söyleyeyim, bu yılın başında Goodreads kullanmaya başladım ve bu yıl istatistikleri benim yerime o tuttu. Başlayalım:



92 kitap okudum, toplamda 24,242 sayfa ediyor. Günde ortalama 66 sayfa okumuşum. Böylece geçen seneye göre 2 kitap daha az okumuş oldum. İnsan evde olunca daha çok okuyacağını düşünüyor ama maalesef bende öyle olmadı. Bu süreçte dikkatim çok daha dağınıktı ki hala öyle.


Okuduğum en kısa kitap Tuhaf Kütüphane imiş. En uzunu ise Felice’ye Mektuplar’mış. Kafka’yı çok sevdiğimi bilirsiniz ama Felice ile evlenme düşüncesindeyken, Grete ile mektuplaşması beni biraz kırdı. 1914’de nişanlarının son bulmasının nedeni ise Grete’ye yazdığı mektuplar olmuş. Gerçi Milena’ya Mektuplar’ı da okumuştum, sonuçta Milena’da evli. Bu konuya daha fazla devam etmeyeyim, üzülüyorum.


Bu yıl her ay bir kadın temalı kitap okumayı hedeflemiştim, başarıyla tamamladığımı bildirmek istiyorum. Bu okumalarımdan edindiğim bilgiler beni daha duyarlı hale getirdi. Hatta okuduğum diğer kitaplara karşı düşüncelerimi de etkiledi. Örneğin bu sene pek historical okuyamadım, erkek karakterlerin düşünceleri beni sinirlendiriyordu. Geçen hafta bitirdiğim İzlanda Balıkçısı’ndaki Yann karakterine de hala kızgınım.


Yazmayı bıraktıktan sonra okuyup sevdiğim birkaç kitabı da buraya ekleyeyim:

-   Hane Devlet Piyasa – Özgün Akduran

-   Cevdet Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk

-   Ücra Adalar Atlası – Judith Schalansky

-   Otostopçunun Galaksi Rehberi – Douglas Adams

-   Lizbon’a Gece Treni – Pascal Mercier

Kendimi durdurmalıyım çünkü liste uzuyor, bu yıl genel olarak güzel kitaplar okuduğumu düşünüyorum. Hepsini görmek istersiniz size linki bırakayım: TIK

 

Belirtmeden geçemedim, Harry Potter’ın resimli baskılarına başladım. Serinin tamamlanmasını bekleyemedim, ihtiyacım oldukça bir tane okudum, bana iyi geldiler. Şimdi elimde tek okunacak Ateş Kadehi kaldı. Resimli basımların devamı çabuk ve uygun fiyata çıkabilir mi, lütfen?

 

2020 özetimin sonuna geldik. Gelecek yılın daha iyi olacağına dair umudum yok ama yine de usulden söyleyelim: 2021 bize sağlık, mutluluk, huzur ve özgürlük getir, buna çok ihtiyacımız var.

 

Sevgiyle kalın.

Bu yılın iki güzelliği: Ayçiçeği ve Kartopu


16 Mayıs 2020 Cumartesi

KNULP - HERMANN HESSE

40
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Kâmuran Şipal
104 sayfa


Knulp’ı İstiklal’deki YKY’den almıştım. Arka kapaktaki “Tüm yaşamı yollarda geçen ve yine yollarda sona eren bir göçebenin hikâyesi.” cümlesiyle kitabı seveceğimi düşünmüştüm. Gezmeyi seviyorum ben de, değişik şehirler, ülkeler görmek beni mutlu ediyor. Erasmus’ta sıkıntılı zamanlarım olmuştu ama trene binip soluğu başka bir şehirde almak gerçekten harikaydı. Buna rağmen evde olmayı da çok seviyorum. Arkadaşıma göre hala evde durmaktan hoşlanan tek ben kalmışım. Koronanın verdiği stres, üzüntü dışında bu süreç bana merak ettiğim bir sorunun cevabını verdi. Canım dışarıya çıkmak istemediği zamanlarda evden çıkmadan hayatıma devam edebilir miyim diye düşünüyordum. Edebilirmişim.

Kitaba dönecek olursak, Hesse’nin kalemini gerçekten seviyorum. Betimlemeler sayesinde kendimi Knulp’la sarı buğday tarlaları boyunca aheste aheste yürürken ya da serin bir ceviz ağacı altında uzanıp dinlenirken buldum. Ceviz ağacının yaprağının kokusunu da pek severim.

Kitap Knulp’a dair öykülerden oluşuyor ve sonunda Hesse’nin ölümünden sonra bulunan Knulp’la ilgili yazılar da var. Knulp yerleşik bir hayatı olmayan, göçebe, insanlarla iyi anlaşan, şen şakrak ve onları genelde mutlu eden bir karakter. Hikâyelerde Knulp’ın maceralarını ve iç dünyasını okuyoruz.

Kitabı sevdim. Hayatın bir amacı, bu dünyaya gelmenin bir nedeni olması gerektiğini düşürdüm –bu dünyada olma nedenimi keşfedememiş olmam da beni üzerdi- ama belki de amaç olmak zorunda değildir ya da amaç hayatın kendisidir. Belki de bütün mesele bir “şey” olmaktan ziyade kendin olmaktır. Bir süre bu konu üzerinde düşünürüm artık. Knulp’ın Tanrı’yla olan konuşmasından bir alıntıyla bitirelim o zaman postu: “Her şeyin hayırlı bir yol izleyip olması gerektiği gibi olduğunu, hiçbir şeyin başka türlü olamayacağını gerçekten göremiyor musun?”

“Her şey güzeldir kısaca, yeter ki uygun saati yakalayıp bakalım ona.”

“İnsanlar arasındaki ilişkilerde saklı acıyı henüz tatmamış, kendilerini birbirine bağlayan bağ ne kadar sıkı olursa olsun iki insan arasında her zaman bir uçurumun var olduğunu, bunu ancak sevginin, o da zaman zaman oluşturacağı geçici bir köprüyle aşabileceğini henüz yaşamamıştım.”

“…düşündüğü gibi davranmıyor kimse, attığı her adımı aslında hiç düşünüp taşınmadan, o anda canı nasıl istiyorsa öyle atıyor.”


14 Mayıs 2020 Perşembe

ÖNEMSİZ BİR KADIN - OSCAR WILDE

39
Karbon Kitaplar
Çeviri: Selen Birce Yılmaz
97 sayfa


Önemsiz Bir Kadın’ı okumak hiç aklımda yoktu. Yarıyıl tatilinde kitap siparişimin yanında kampanya kapsamında geldi.

Karbon Kitaplar’dan daha önce hiç kitap okumamıştım. Bazı kitaplarında yazım yanlışları gibi sorunlar varmış ama Önemsiz Bir Kadın’ın çevirisi de güzeldi, rahatsız edici bir hata da yoktu.

Kitabın başında Oscar Wilde’ın biyografisi verilmiş ancak eşcinsel olduğunu yazmamak için sözü dolandırmışlardı. “Öte yandan giyim tarzı, muhafazakâr çevreleri rahatsız etti. Feminenliğe teşvik eleştirisinde bulunan…” Yazarın özel hayatını anlatmak istiyorlarsa, net olabilirlerdi. Oscar Wilde eşcinsel ve çok iyi bir yazar.

Biyografiden bilmediğim ilginç bir detay öğrendim: Wilde, Florance Balcomb’la evlenmek istemiş lakin Florance Bram Stoker’la evlenmeye karar vermiş.

Magazinsel detaylardan sonra, kitaba dönelim. Önemsiz Bir Kadın, Türk filmi tadında bir tiyatro eseriydi. Konuşmalar genellikle beni güldürdü. Pek çok alanla ilgili eleştiriler vardı: insan ilişkileri, toplumsal sınıflaşma, siyaset, ahlak… Tahmin edilebilir bir olay akışı olsa da, sonu beni tatmin etti.

Tiyatro okumayı özlemişim. Keyif aldığım bir okuma süreci oldu.

“Yaşam, umuttur.”

“Sıradan zevklere bayılırım. Karmaşadan kaçarken son sığınaktır.”

“Çocuklar, anne babalarını severek hayata başlar, zamanla onları yargılamayı öğrenir; nadiren onları affeder.”

“Anne sevgisi çok dokunaklı ama genellikle bencildir.”

“Bütün sevgiler trajedidir.”


12 Mayıs 2020 Salı

DUNE MESİHİ - FRANK HERBERT (Dune #2)

38
Sarmal Yayınları
Çeviri: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural
320 sayfa

Dune Mesihi, ilk kitabın kaldığı yerden 12 yıl sonrasını anlatıyor. Başlangıçta bu atlamadan hoşlanmadım ama sonra cihadı ayrıntılarıyla okumak istemeyeceğime karar verdim.

Önlemeye çalıştığı görüsü başarısız olan ve istemediği bir hayatı yaşayan Paul’u sevdim mi emin değilim. Ben çocuk olduğu zamanları ve çöle ilk geldiği günlerdeki halini tercih ediyorum.

Bir insanın tanrılaştırılmasını güzel anlatsa da serinin ikinci kitabı benim için ortalamaydı. Sima dansçıları ve Tleixların hikâyeye girmesinden de pek hoşlanmadım. Yeni karakterler benim gözümde olayların gerçekçiğini –tamam, bilim kurgu biliyorum- azalttı.

Sonu, kitabın en beğendiğim kısmıydı.

Artı ve eksileri toparlarsam, görünüşe göre hoşlanmadığım yerler daha fazla. İlk kitabı sevdiğim için de beklentimin yüksek olması bu duruma sebebiyet vermiş olabilir.

Kitapla kalın 🌻

“Tanrılarla insanları ayıran hiçbir şey yoktur; biri, hissedilmeden diğerine dönüşebilir.”

“Din, iş ya da hükümetle ilgili her sorunun tek bir türevi vardır: ‘Gücü kim kullanacak?’”

“İnanç yönlendirilebilir. Yalnızca bilgi tehlikelidir.”

“Kanun: en üst idealimiz ve en temel doğamız. Kanuna çok yakından bakma. Bakarsan, mantıklı kılıflar uyduran yorumları, kuralların yasal bir şekilde çarpıtılmasını ve uygun örnekleri bulursun.”

“Tökezlediğin zaman,” dedi, “sana çelme takan şeyin ötesine atlayarak dengeni tekrar kazanabilirsin.”

“Gücün yanlış kullanımı ölümcül bir günahtır. Kanun ne bir intikam aracı olabilir, ne de bir rehine ne de kendi yarattığı şehitlere karşı bir kale. Bir kişiyi tehdit edip sonuçlarından kaçamazsınız.”

“Sevgi sevgiyi bilir.”

9 Mayıs 2020 Cumartesi

İYİ TOPLUM YOKTUR - NİHAN KAYA

37
İthaki Yayınları
165 sayfa

İyi Toplum Yoktur Nihan Kaya’dan okuduğum ikinci kitap. Daha önce İyi Aile Yoktur’u okumuştum ve genel olarak beğenmiştim. Beklentim de haliyle yükselmişti. İyi Toplum Yoktur’a iki açıdan baktım: kendi açımdan ve kitapta olan toplum eleştirilerini düşünmemişler açısından.

Benim açımdan kitap ortalamanın altındaydı. Bahsedilen törenlere dair, kadınların ev işleri yapmasına dair vs. olan eleştirileri daha önce okumuş ve üzerinde düşünmüştüm. Bu yüzden benim için yeni düşünceler değildi.

Kitapta Nihan Kaya’nın sürekli kendi kitaplarına atıf yapması çok iticiydi. Üstelik konularını da anlatmıştı. Dikkat ettiyseniz ben blogda bile romanların konularına pek değinmem. Kitabın konusunu detaylıca öğrendikten sonra okumama gerek kalmıyor gibi hissediyorum ve tüm heyecanı kaçıyor. Ayrıca yazar, başka yazarlara da atıf yapmış hatta birkaç bölümün içeriği Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındandı. Ben zaten kitabın kendisini okudum. Bir de İyi Toplum Yoktur’da ilk cümlesini okuyup, sonra atladığım bir bölüm mevcut: Damızlık Kızın Öyküsü. Bugüne kadar kitabı okumayı düşündüğüm için konusu hakkında spoiler yemekten kaçındım. Bölümün başıyla bile yıllardır öğrenmekten kaçındığım konusu öğrendim. Ne desem bilemiyorum. Bu kitapları dipnot olarak vermesi gerektiğini düşünüyorum, şu kitabı da okusanız konu açısından iyi olur gibi.

Yazarın bu kitabında baba üzerine inceleme yapacağını düşünmüştüm, şöyle bir açıklama yapmış anneyi konu alması hakkında: “Meselenin, kuşkusuz, geleneksel kültürde babanın ebeveynlik yapmamasıyla, işin çoğunu anneye yıkmasıyla ve yükü ağır olan annenin de bunun acısını çocuktan çıkarmasıyla çok ilgisi var.” Sadece bunlar için bile baba incelenmeli... Ayrıca babanın ebeveynlik yapmaması bile çocukta bir zarar oluşturmaz mı?

Son olarak kendi açımdan değinmek istediğim nokta, bahsettiği örneklerin çoğunda isim vermemesi. Birinden duymuştum, evine gittiğim biri anlattı, bir okuyucum, bir profesör… Böylece örnekler insana hikâye gibi geliyor.

Kitaptaki eleştirileri düşünmeyenler açısından ise iyi bir başlangıç kitabı olabilir. Dili basit, kolay okunuyor ve bu konular hakkında düşünmeye sevk edebilir.

Kitapla ve sağlıcakla kalın. 🌿

“Törenler toplumun bireylere dayatmak istediği anlayışları biçimselleştirirler.”

“… bir erkeğin kadınlara karşı herhangi türde şiddete meyilli olması, cinsel kimliğin hasar görmüş ve düzgün gelişmemiş, olgunlaşamamış olmasının ifadesidir aslında.”

“Sevgi, kendini açmak demektir. Karşındakini kabul etmek, anlamak ve sevmek demektir.”

“Doğmuş her canlıya göstermemiz gereken nezaket, birinin sınırlarımıza müdahale ettiği yerde mesafeye dönüşmeli.”

“Kendi hayatınızı yaşama özgürlüğünüz yoksa, gerçek bir hayatınız yok demektir.”

“İnsanlar, evliliğin gerçekten de, sizi kocanıza ve kocanızın ailesine hizmetçi pozisyonuna düşürdüğüne inanırlar. Evliliğin temeli, kadının kocasına hizmet etmesiymiş gibi konuşurlar. (…) Halbuki kadın çalışmasa bile kimsenin hizmetçisi değildir, herhangi bir iş yapmak zorunda değildir.”



4 Mayıs 2020 Pazartesi

TÜRKİYE'DE PARANOİD ETHOS - MURAT ÖNDERMAN

35
Vakıfbank Kültür Yayınları
449 sayfa

Murat Önderman; kendisinden Türkiye’nin Toplumsal Yapısı dersini aldığım, keşke seçmeli dersini de seçseymişim dediğim sevdiğim akademisyenlerden birisi. Türkiye’de Paranoid Ethos’un yeniden basılması üzerine Cansu’yla almıştık. Murat Hoca'nın kitaplarının basımı yoktu ancak güzel haber, Vakıfbank Yayınları’ndan tekrar çıkıyorlar.

Türkiye’de Paranoid Ethos kabaca iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda paranoya konu alınmış, devamında Türkiye ile bağdaştırılmış. Sosyal bilimler ve psi sektöründeki (psikoloji, psikiyatri, psikanaliz) veriler kullanılarak disiplinler arası bir eser çıkmış ortaya.

Kısaca kitaba bakacak olursak: Türkiye’deki paranoid düşünceyi kolektif ve tekilci kültür başat olarak tetikliyor. Yani Türkiye’de kişiler belli ilişkiler içinde tanımlanıyor. Kolektivizme göre en küçük bağımsız eylem birimi birey değil topluluk ve ahlak, grup içiyle sınırlanıyor. Bu da ayrıştırıcı bir rol oynayabiliyor. Diğer etkenlerden bazıları: Yüksek sosyal ve siyasal güvenmezlik, toplumdaki iktidar boşluğu, tümgüçlülük, toplumu kurucu fazlalık düşüncesi ve otoriterlik…

Murat Hoca’nın düşüncelerini dersini alırken de özgün bulurdum. Gündelik olaylara benim bakmadığım yönlerden bakıyor ve bu zihin açıcı oluyor. Kendisinden ders almam da kitabını anlamamda yardımcı oldu.

Akademik kitaplarda anlaşılabilirliğin önemli olduğunu düşünüyorum, bu açıdan kitapta bazı cümleler çok uzundu. Bir cümle bir sayfa olunca özünü anlamak ve dikkati toplamak daha zorlaşıyor. İlerledikçe bu durum düzeldi. “Burada şunu anlatmak istiyorum…” gibi cümleleri de çok sevmiyorum ben, kitapta bolca vardı. Zaman zaman tekrarlar da mevcuttu ama pekiştireç oldu diye düşünüyorum.

Kitaptaki tespitlerin çoğuna katılıyorum ancak önemli olan nokta bence insanı düşünmeye sevk etmesi... Bazı çıkarımlara dar anlamda baktığımda bana kendi tanıdıklarımı da anımsattılar. Bu konu ilginizi çekiyorsa, Türkiye’de Paranoid Ethos’u tavsiye edebilirim.

“Türk toplumunda sosyal ve siyasal güvensizliğin bu derece yüksek olmasının başlıca nedeni, kolektivizmin ürettiği bu çifte standartlı davranış eğilimidir. Türkiye’de siyasal gündemi belirleyen çatışmaların tarafları, hep farklı görünümleriyle kolektivist düşünceleri savunan gruplar olmuştur.”

“…birçok insan için komplo kuramlarını çekici kılan özelliklerin başında belki de, onların açık seçik biçimde inandırıcı olmamaları gelmektedir. Komplo kuramları kolektif paranoyanın belki de temel taşını oluşturur.”

“Hayatın genel olarak medikalizasyonu süreci aynı zamanda tıbbın sosyal iktidar zemininin güçlendirilmesi çabasıdır.”

“Kişinin kendisinde görmek istemediği özellikler çok kez içinde bulunduğu kültürce kişilerin sahip olmasının uygun görülmediği özellikler oluyor.”

“Türkiye’de yönetim ağırlıklı değil, denetim (kontrol) ağırlıklı bir “siyaset mantığı” etkili oluyor.”


1 Mayıs 2020 Cuma

DUNE ÇÖLE GÖZEGENİ - FRANK HERBERT (Dune #1)

34
Sarmal Yayınları
Çeviri: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural
776 sayfa

Aslında Dune serisine başlamak aklımda yoktu ta ki yeni filminden ilk görüntüleri görene dek. Paul Atreides karakterini Timothée Chalamet canlandıracakmış, böylece ben de seriyi okumaya karar verdim.

E-book olarak sadece Sarmal Yayınları’ndan bulabildim. Araştırmalarıma göre bu yayınevinden okuyan bir kesim çeviriyi beğenmiş, bir kesim ise Kabalcı ve İthaki’yi önermişti. Bu nedenle biraz tereddütle kitaba başladım. Çeviri bana kalırsa ortalamaydı, okurken zorlanmadım ama “feyk atmak” gibi beni rahatsız eden kullanımlar da vardı.

Kitap Canopus’un üçüncü gezegeni Dune yani Arrakis’te geçiyor. Canopus ise Dünya’dan 650 ışık yılı uzaklıkta, gökyüzünün ikinci parlak yıldızı. Olaylar Atreides evinin kendi gezegenlerinden Dune’a taşınmalarıyla başlıyor.

Serinin kendine ait terminolojisi var; sanırım bu, serilerde en sevdiğim özelliklerden biri. Yazar oldukça yaratıcı ama aynı zamanda dünyamızdan izler de taşıyan bir kurgu oluşturmuş. Çölde geçen romanları sevdiğimi de Arrakis’in çölden oluşmasıyla fark ettim. Dune sadece heyecanlı olaylardan ibaret bir kitap değil, politika, din gibi konulara da odaklanmış.

Uzun lafın kısası, kitabı beğendim hatta ilk 2 bölümünü sona göre daha çok sevdim. Bilimkurgu ve fantastik sever olarak neden daha önce okumadım diye düşündüm.

“Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.”

“İnsanı dostlarından ayrılmak üzer. Bir yer yalnızca bir yerdir.”

“Bir dünya dört şeyle ayakta durur (…) bilgenin ilmi, soylunun adaleti, haklının duaları ve cesurun yiğitliği. Ama bunlar hiçbir şey değildir (…) yönetme sanatını bilen bir yönetici olmadıkça.”

“Tam olarak sonuna kadar gittiğin bir yol seni kesinlikle hiçbir yere ulaştırmaz. Bir dağın dağ olduğunu anlamak için o dağa yalnızca birazcık tırman. Dağın tepesinden dağı göremezsin.”

“Neyi hakir görürsün, işte tam da bunla tanınırsın.”

“Cehaletle bilginin, vahşilikle kültürün buluşması… ölülere verdiğimiz değerde başlar.”

28 Nisan 2020 Salı

KENDİNE AİT BİR ODA - VIRGINIA WOOLF

33
İthaki Yayınları
Çeviri: Nilay Öztürk
141 sayfa 

Virginia Woolf uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı çünkü “Hangi yazar sizin ruh eşiniz?” tarzı testlerde bana kendisi çıkmıştı. –Tamam, aylak zamanlarımda böyle testler çözdüğüm oldu.-

Kendine Ait Bir Oda, yazarın “kadınlar ve kurmaca yazın” hakkında yapacağı konuşmanın metni aslında. İkisi arasındaki bağlantıyı irdelerken yüzyıllar öncesinden başlıyor, erkeklerin kadınlar hakkındaki görüşlerini bildiriyor.

Neden kadınlar Shakespeare gibi yazamamış? Neden erkek şair ve yazar sayısı kadınlardan fazla? Kurmaca bir karakter üzerinden bu soruları sorup, cevaplarını aramış Woolf. Bu kitabın adı geçtiğinde ilk akla gelen ve çağlarca da geçerliliğini koruyacak cümle çıkmış ortaya: “…eğer kurmaca bir metin yazmak istiyorsa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıydı.” Bu alıntının sadece kurmaca metin için değil bir kadının tüm hayatı için geçerli olduğunu düşünüyorum.

Sanatçı olmak için insanın öncelikli olarak iki özgürlüğe ihtiyacı var: Fikir özgürlüğü ve ekonomik özgürlük. Geçmişte de günümüzde de yazarın biyografisine baktığımızda da bunun değişmediğini fark etmek mümkün. Kitapta okuduğum erkek yazarların düşüncelerinin somutlaşmış halini kadına şiddette, yapılan sömürülerde, iş dünyasında yer bulabilmek için hala daha çok çabalamaları gerektiğinde görüyorum.

Aynı zamanda bu kitap aklıma Huzur’dan bir alıntıyı getirdi: “İnsanın sevdiği bir ev olunca, kendisine mahsus bir hayatı da olur.”

Kendine Ait Bir Oda, umutsuzluğa düştüğümde dönüp bakacağım bir kitap olacak gibi duruyor. Virginia’dan güzel bir dilekle postu bitiriyorum. Sevgiyle ve sağlıcakla kalın. “Öyle ya da böyle, umarım seyahat etmeye ve aylak aylak dolaşmaya; dünyanın geçmişini ve geleceğini düşünmeye; kitaplar üzerinde hayaller kurmaya; sokak köşelerinde dolaşmaya ve düşüncelerinizin akıntının en derinine dalmasına yetecek kadar paranız olur.”

“Edebiyat, başkalarının düşüncelerini gereğinden fazla önemseyen erkeklerin enkazlarıyla çevrilidir.”

“İsterseniz kütüphanelerini kilitleyin; ancak ne zihnimin özgürlüğünü kapatabileceğiniz bir kapı var, ne vurabileceğiniz bir kilit ne de bir sürgü.”