29 Nisan 2019 Pazartesi

NARNIA GÜNLÜKLERİ SERİSİ - C. S. LEWIS



Narnia Günlükleri serisini sonunda bitirdim! Hatırlarsanız, müzikaline gitmeden önce seriyi okumaya başlamıştım. Araya başka kitaplar da sokunca bitmesi zaman aldı.

Yazarımız C.S. Lewis yakın arkadaşı Tolkien’le birlikte 2. Dünya Savaşı’nı anlatma kararı almış. Böylece Narnia 1949 ve 1954 yıllarında kaleme alınmış.

Seride Türk kültüründen esintiler olduğunu biliyor muydunuz? Mesela kitaptaki Aslan’ın adının çeviri değil, orijinalinde de Aslan olması, Edmund’un Türk lokumu yemesi, Tash(Taş) diye bir karakterin varlığı…

Türk lokumunun seçilmesinin nedeni, yurtdışında kıvamının tutturulamaması ve savaşın getirdiği yokluk olarak açıklanmış.

Narnia Günlükleri’ni genel olarak sevmeme rağmen bana göre bile çocuksuydu. Aslında yaratılan dünya, imgeler güzel ama daha fazla betimleme, daha karmaşık olaylarla seri zenginleştirilmeliydi. Yazarın araya girip açıklama yapmasından da hoşlanmadım. Bu durum sizin hikayeye kapılmanızı önlüyor ve kitabın dışında hep bir okuyucu olarak kalıyorsunuz.

Garip de olsa, filmleri kitaplardan daha çok sevdim. Kitaplar fazla basitti.

Seriyi okurken aldığım küçük notları ve alıntıları bırakıyorum aşağıya.



23) Büyücünün Yeğeni / İlk kitap (136 sayfa): Narnia’nin nasıl kurulduğunu ve Cadı’nın Narnia’ya nasıl gittiğini anlatıyor. Evrenin şarkıyla kurulması aklıma Silmarillion’u getirdi.

“Ey Ademoğulları, size iyilik yapacak şeylere karşı nasıl da kendinizi kapatıyorsunuz!”

“Herkes istediğini elde eder; fakat bu her zaman hoşlarına gitmez.”

“Bir şey kötüye gitmeye başlarsa, bir süre için her şeyin daha da kötüye gittiğini görürsünüz; fakat o şey yeniden iyi gitmeye başladığında genellikle her şey çok daha iyi olur.”

24) Aslan, Cadı ve Dolap / İkinci kitap (126 sayfa): Asıl bildiğimiz macera bu kitapla başladı. Peter, Susan, Lucy ve Edmund Narnia’yı keşfettiler.

“Gerçeklik nereden baktığına bağlıdır.”

25) At ve Çocuk / Üçüncü kitap (149 sayfa): Denizde bulunan bir köle çocuğu anlatıyor. Ana dörtlümüz arka planda.

“Asla canınıza kıymayın. Çünkü yaşarsanız şansınız açılabilir. Oysa bütün ölüler birbirine benzer.”

“Çünkü kral olmak şu demektir: Her umutsuz saldırıda en önde olmak ve her umutsuz geri çekilişte en arkada olmaktır. Ve ülkede açlık olduğunda (kötü geçen yıllarda arada bir olacağı gibi), iyi giysiler giyip fakir bir sofrada, ülkedeki herhangi bir adamdan daha yüksek sesle gülmektir.”

26) Prens Caspian / Dördüncü kitap (150 sayfa): Bu kitap ve sonrasındakiler benim için biraz hüzünlü.

27) Şafak Yıldızının Yolcuğu / Beşinci kitap (163 sayfa): Deniz yolculuklarını sevenler, keyif alacaktır. Uzun bir yolculuk kitabı.

28) Gümüş Sandalye / Altıncı kitap (153 sayfa): Ana kahramanlarımız tamamen değiştiğinden tereddütle okudum, fena değildi ama ilk dörtlü benim için daha özel.

29) Son Savaş / Yedinci kitap (135 sayfa): Platon’a bağlanması güzeldi.

🌸🌸🌸

Kitaplı ve büyülü günler dilerim! Hayal gücümüzü kaybetmeyelim, belki bir gün biz de dolabımızdan başka bir dünyaya geçebiliriz!



27 Nisan 2019 Cumartesi

KARA YARISI - MAHİR ÜNSAL ERİŞ


22
Can Yayınları
139 sayfa


Mahir Ünsal Eriş’ten okuduğum üçüncü kitap.

Daha önce yayınlanmış öykülerini de içeren 17 hikayenin derlemesi olan Kara Yarısı, yazarın dili sayesinde bir çırpıda okunabiliyor.

Size daha önce de bahsetmiştim, hikayeden ziyade romanı daha çok severim çünkü hikayeler bana yarım kalmışlık hissi veriyor ya da çok çabuk bittiği için tadı damağımda kalıyor. Bir hikaye bittiğinde de yenisine geçmeden ara verme isteği hissediyorum. Kara Yarısı’nda da bunu yaşadım.

Yazarın kalemini sevdiğim için kitabı beğendim ama favorim hala Olduğu Kadar Güzeldik isimli eseri…

“İnsan memleketini ilk terk edişinde artık hiç bilmediği bir yere ait olmaya başlıyor ve zihnen dönemiyor bir daha yuvaya. Aklı hep o başka, o neresi olduğu belli olmayan ama nerede olunsa özlenen meçhul yerde kalıyor.”

“Ankara’yı sevmek, şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir.”



25 Nisan 2019 Perşembe

Tiyatro: Bernarda Alba'nın Evi


Eskişehir’e gelmeden önce, Bilge’yle tiyatroya da gitmeye karar verdik ve sadece Bernarda Alba’nın Evi’ne bilet bulabildik.

20 Nisan gecesi Eskişehir Şehir Tiyatroları kapsamında oyunu izledik.

Dram olan oyunumuz, Bernarda Alba’nın kocasının ölümü üzerine yas sürecine girip, kızlarını ve kendisini eve kapatmasını anlatıyor. Dört kız evden dışarı çıkamazlar ve ev bir hapishaneye dönüşür. Despot bir annenin, erkek yüzü görmeyen genç kızların, baskının hikayesi bu.


Oyuncular çok iyiydiler ve dekoru da beğendim. Kasvetli havayı izleyiciye verdiğini düşünüyorum.  Sadece dört kızın kıyafetlerinde ayırt edici detaylar olsa daha iyi olurdu. Birbirleriyle karıştırmamak mümkün değil –belki sahnenin dibinde oturuyorsanız bir ihtimal. (Başlarındaki aksesuarları da sürekli taksalar olurdu.)

Türü dram olmasına rağmen, ben üzülmekten çok gerildim. Ayrıca tek perde olması da tam kıvamındaydı, daha uzun olsa sıkıcı olabilirdi.



Sonuç olarak, izlediğim enteresan oyunlardan biriydi.
Daha detaylı bir inceleme okumak isterseniz: tık

YAZAN: F.Garcia LORCA
ÇEVİREN: Turan OFLAZOĞLU
YÖNETEN: İpek ATAGÜN GEZENER
MÜZİK: Ekin ETİ
KOSTÜM TASARIM: Tülay KALE
IŞIK TASARIM: Mustafa KALA
HAREKET DÜZENİ: Aslı Güneş SÜMER
DEKOR REALİZASYON: Ahmet ERTAP
DRAMATURG: Sibel ARICAN
YÖNETMEN YRD.: Tolga TÜMER




23 Nisan 2019 Salı

Yaşamdan Kareler: Eskişehir


Cumadan pazartesiye kadar Eskişehir’deydim! Bu küçük Eskişehir gezimin temel nedeni Bilge’yi ziyaret etmekti. Eskişehir’de yüksek lisansa başladığından beri bunun planını yapıyorduk ve tarihleri anca ayarlayabildik.

Eskişehir’de neler yaptım, nereleri ziyaret ettim ve neler yedim? Başlayalım :D



Cuma sabahı 6.30 treniyle Bakırköy’den yola çıktım. Trenleri, seyahat etmeyi –özellikle trenle seyahat etmeyi- çok özlemişim! Demiryollarının beni sakinleştiren, düşüncelerimi toparlamama yardım eden bir yönü var.

3.5 saat sonra Bilge beni gardan aldı ve Haller’deki Shakespeare’e kahvaltı etmeye gittik. Patateslerini beğendiğim için kahvaltısı benim için çok güzeldi.



 Kahvaltının ardından TCDD Müzesi’ne gittik, trenleri seviyorsanız ilginizi çekebilir.


Devrim Arabası’nı Eskişehir’e diğer gelişimde de görmüştüm ama Bilge görmediği için oraya da gittik.

Günün geri kalan kısmını Adalar’a ayırdık ve Eskişehirli arkadaşımın tavsiye ettiği yerlere gittik: Eskişehir Kitapçısı, Aşiyan Sahaf. Civardaki diğer kitapçıları gezdik.

Eskişehir Kitapçısı

Akşam yemeğini Sağlık Pide’de yedik ve daha önce hiç duymadığım ama tadını çok beğendiğim “Konfor” kebabı(??) ile tanıştım. Günün son olayı olarak, Travellers’ Cafe’de ortaokul arkadaşımla buluştuk.




Cumartesi gününü Odunpazarı’na ve müzelere ayırdık. Gezdiğimiz müzeler:
·        Cumhuriyet Tarihi Müzesi
·        Arkeoloji Müzesi
·        Kurşunlu Külliyesi
·        Lületaşı Galerisi
·        Cam Sanatları Merkezi
·        Osman Yaşar Tanaçan Fotoğraf Galerisi
  •         Ahşap Eserler Galerisi: Kesinlikle gezmelisiniz, çok güzel eserler var.



Ahşap Eserleri Galerisi

Müzelerin dışında Karakedi Bozacı’sına gidip, boza içtik. Övüldüğü kadar beğenmedim. Bana kalırsa Vefa’nın bozası daha lezzetli ama her zaman aynı tatta bulamıyorsunuz. Bu nedenle favori bozam Balaban. 

Odunpazarı’nın ardından Haller’de pizza yiyip, tiyatromuzu izlemek için Opera binasına yol aldık. Oyunun adı: Bernarda Alba’nın Evi.


Haller

Pazar günü ise Sazova’ya Masal Şato’sunu gezmeye gittik. Bilim Deney Merkezi ve Korsan Gemisi’ni önceki gelişimde ziyaret etmiştim. Bu yüzden onları es geçtik.




Masal Şatosu benim için hayal kırıklığıydı. Dışarıdan bu kadar güzel görünmesine rağmen içinde neredeyse hiçbir şey yoktu. Olan masal kahramanları ise çirkinlerdi. Kulelere çıkamamak da ayrı üzücüydü.



Sazova’dan Odunpazarı’na geri döndük ve Yılmaz Büyükerşen Balmumu Müzesi sırasına bakmaya karar verdik. Cumartesi günü 2-3 kez önünden geçmiş ve o uzun sırayı beklemek istememiştim. Müze kuyrukları, Vatikan için dört saat yağmur altında bekledikten sonra bana çok itici gelmeye başladı.


Müzenin önündeki sıra yine çok uzundu, biz de çibörek yiyerek bekleyip beklememe kararımızı netleştirdik. Bekledik. Tam 45 dakika. Bu arada küçük bir parantez açayım, çibörek bana göre fazla soğanlı ve bu deneyişimde de pek sevemedim. Şehre özgü bir başka lezzet olan met helvasını ise tavsiye edebilirim, pişmaniye severler beğeneceklerdir.



Balmumu Müzesi’nde önceden heykellerin yanına gidip fotoğraf çekilebilme imkanınız varken, şimdi heykelleri şeritle korumaya almışlar. 45 dakikalık bekleyiş biraz fazla olsa da, gezdiğim için mutluyum. Haftaiçi bu kadar sıra olmayabilir, aklında bulunsun.

Odunpazarında son gezdiğim müzeler Ticaret ve Sanayi Müzesi ile Tayfun Talipoğlu Daktilo Müzesi oldu.

İşte Bisküi Adam!



 Eskişehir'e dair eklemem gereken diğer bir nokta, tüm bu gezi süresi boyunca donuyorduk. Hava çok soğuktu, şal-şapka-kışlık mont üçlüsü bile bizi yeterince koruyamadı.


İki kız. İki bere. Bir şato. Dondurucu soğuk.


Böylece Eskişehir gezimin sonuna geldik. Pazartesi sabahı Bilge’yle vedalaşıp, 7.30 trenine bindim. İstanbul’a doğru yolculuğuma başladım…

Daha nice gezilere Bilgesi! Her şey için teşekkür ederim!

     

18 Nisan 2019 Perşembe

SİNEK ISIRIKLARININ MÜELLİFİ - BARIŞ BIÇAKÇI


21
İletişim Yayınları
166 sayfa

Sonunda Barış Bıçakçı okudum! Eminim ki birçoğunuzun Barış Bıçakçı postlarının altına “yazarı okumak istiyorum” yazmışımdır. Erteleme sürecimi durduran ise sevgili Cansu oldu. Kendisi yazarı çok sever, yeni kitabı çıkınca çok sevindi. Birbirimize sevdiğimiz alıntıları atarken, bana yazardan güzel cümleler gönderdi. Ben de okumaya karar verdim ve Eylemcan’ın kitaplığından Sinek Isırıklarının Müellifi’ni seçtim. Nedeni arka kapaktaki alıntıyı beğenmemdi.

Cemil’in günlük hayatını, geçmişinden anılarını, düşüncelerini okuyoruz kitapta. Kısa kısa bölümlerden oluşuyor, günümüzden geçmişe ani zıplamalar yapıyor, bu nedenle bana kopukluk hissi verdi.

Sinek Isırıklarının Müellifi’ne başlamadan, arka kapaktaki alıntı yüzünden Cemil’i anlayabileceğimi düşünmüştüm, belki de benzer olduğumuzu. Değilmişiz. Düşündükleri ve bazen davranışları çok çelişkili geldi bana. (Bu tarz durumları hepimiz yaşıyoruz ama bahsettiğim biraz uç bence, böyle düşünceler bana gerçekçi gelmiyor, spoiler olmasın diye örnek vermiyorum.)

Kitaba genel olarak baktığımda düşüncelerim böyle. Cümleler bazında bakarsam, “beni anlatıyor” diyebileceğim bir sürü alıntı yazabilirim buraya.

Barış Bıçakçı’nın aforizmalarını sevdim.

Bir alıntı bu kitabı benden daha iyi anlatacak size: “Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

Sonuç olarak, kitabın sevdiğim yönleri de vardı, sevmediğimde… Yine de –internette gördüğüm yorumlara cevaben- Sinek Isırıklarının Müellifi’ni Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ıyla yan yana koyamam bile. Yapmayın. Canım Tutunamayanlar çekti. Neyse.

“Kalemle insan ancak kendisine kötülük yapabilir.” /sy 17

“İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara’da insan sadece Ankara’nın haline üzülüyor.” /sy 24

“… aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.” / sy 28

“Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.” /sy 39

“İnsanların birbirlerini etkilemek için, sevilmek için ne tür numaralara başvurduklarını, ne taklalar attıklarını biliyor. Kocaman bir sirk kurup kaldırıyoruz her gün hiç üşenmeden.” /sy 96

“Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü yaşayarak elde edilemeyecek kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlarlar, sahiden anlarlar.” / sy 105

“Kafka okuduk, gerçeğe mazoşistçe bir düşkünlüğümüz var.” /sy 148



16 Nisan 2019 Salı

GİTMELİYDİN - DANIEL KEHLMANN


20
Can Yayınları
Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu
71 sayfa


Gitmeliydin’i severek takip ettiğim Gül Akça’nın blogunda görmüştüm. Kitap siparişimde aklıma geldi ve aldım. İyi ki almışım, okuduğum en enteresan kitaplardan biriydi.

Uzun öykü türünde olan kitap, bir senaristin ailesiyle Noel’e yakın, ıssız bir tepede ev kiralamasını ve sonrasında gelişen tuhaflıkları anlatıyor. Daha doğrusu senaristin not defterini okuyoruz.

Olaylar tam kıvamında, ne az ne fazla. Zaman zaman gerildiğimi de itiraf etmem gerek.  

Gitmeliydin’i sevdim, yazarın diğer kitaplarına da göz atacağım.

“Onu seviyorum ve başka bir hayat istemiyorum. Neden sürekli tartışıyoruz?”



14 Nisan 2019 Pazar

OPERADAKİ HAYALET - GASTON LEROUX


19
İthaki Yayınları
Çeviri: Erhan Cindaş
291 sayfa


“Opera hayaleti gerçekten vardı.” cümlesiyle başlayan bu kitabı aslında 2015 Kış Okuma Şenliği için almıştım. “Hem beyaz perdeye aktarılmış, hem de tiyatro veya müzikal adaptasyonu olan bir kitap” kategorisine cuk oturuyordu.

Yıl olmuş 2019, ben şimdi okuyorum. Neden ertelediğimi bilmiyorum, aslında merak ettiğim kitaplardan biriydi.

Trajik bir aşk hikayesi Operadaki Hayalet. Nefret etseniz de içinizi sızlatan ve üzen bir kahramanı içeriyor. Üslubu belgesel romanı andırıyor, yazar araya girip bilgi verebiliyor.

Başlangıçta kitaba kendimi çok kaptıramama rağmen, ilerledikçe konu güzelleşti. Gizemli ve mistik yönü beni içine çekti.

Palais Garnier: Olayların geçtiği opera binası
Kaynak: Pinterest

Operadaki Hayalet’in elimdeki basımı aşırı olmamakla birlikte, yine de beni rahatsız edecek kadar yazım hatası ve düşük cümle barındırıyordu. Aynı zamanda İthaki’nin, kısa yazar biyografilerine dair eleştiri aldığı klasikler serisine ait bir kitap. Örneğin Gaston Leroux’u “Gazeteci eskisi, çirkinsevici, operanın hayaleti.” olarak tanıtmışlar.

Operadaki Hayalet’i sevdim, özellikle son kısımlarını… Umarım bir gün müzikaline de gidebilirim.

“Tek istediğim ben olduğum için sevilmekti. Eğer beni sevseydin bir kuzu kadar yumuşak olurdum ve dilediğin ne varsa yapabilirdin bana.”

“Kendimi asla başkaları gibi ifade etmem. Ama artık yoruldum bundan!”



12 Nisan 2019 Cuma

Salkım Söğüt

Salkım söğüdün hayatımda bir imge olduğunu fark edememişim. Aslında ne değişik anlamları varmış!


Shakespeare’den öğrendiğime göre salkım söğüt, karşılıksız aşkların ağacıymış, kırık kalplerin…

Benim dünyamda ise çocukluğumun ağacı. Altında oturup düşündüğüm… Kim çocukken düşünür diye sorabilirsiniz ama ben de böyle biriyim işte. Evin giriş merdivenlerinde güneşin altında otururken, kafama güneş geçtiğinde söğüdün altına giderdim. Düşüncelerin ve içine kapanık çocukluğun ağacı…

Lisede Nazım Hikmet’in Salkım Söğüt şiirini çok okurdum.
“Ağlama salkım söğüt
ağlama,
Kara suyun aynasına bel bağlama!
el bağlama!
ağlama!”

Güzeldir salkım söğüt. Herkese göre anlamı farklıdır. Herkes farklı tanımlar. Shakespeare, Nazım Hikmet hatta ben... O ise bu çok seslilik içinde rüzgarda narince sallanır durur…



***

Size bir şarkı, bir de şiir bırakayım. Çok severim ikisini de. 





Hayatımız bir yöne evriliyor işte. İşaretlerle, tesadüflerle, çabalarla…


Güzel bir yön olsun. Umarım.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Tiyatro: Akciğer




Rastgele gözüme çarpan ve çok beğendiğim bir oyunla geldim bugün size: Akciğer. Amacım başka bir oyuna bilet almaktı ama yer kalmadığı için Moda Sahnesi’nin aylık çizelgesine göz attım.

Akciğer önce oyuncularıyla dikkatimi çekti: Engin Hepileri ve Nergis Öztürk (kendisi hala gözümde Hatırla Sevgili’deki Ayla). Sonra konusunu okudum ve izlemem gerektiğini anladım.

Çocuk yapmalı mı yoksa yapmamalı mı konusu ele alan oyun, bir çiftin gelgitlerini anlatıyor; kalabalık nüfus, yeni bir bebeğin yaratacağı karbon ayak izi gibi toplumsal çekincelerin yanında çocuk sahibi olmanın olumlu yönleri de tartışıyorlar. Oyun doğru ya da yanlış gibi bir sonuca ulaşmıyor ama konuyu sorgulamanızı sağlıyor.



Dekor olarak sadece ışıklar ve düz bir zemin kullanılmış. Bu zemin beyaz kalın bir çerçeveye sahip ve seyirciler yerlerine geçerken basmamaları konusunda uyarıldılar. Ardından oyun başlarken aynı uyarıyı oyuncular da aldı. Derin bir anlamı mı var yoksa bir mağazada olduklarını anladığımız oyunculara eşyalara dokunmayın gibi bir uyarı mı emin olamadım.

Sahnenin bu şekilde olması, oyunculara daha çok odaklanmama neden oldu ve gerçekten iki oyuncu da harika bir performans sergilediler. Nergis Öztürk’ün bu kadar başarılı olduğunu fark etmemişim.


Akciğer’de beni etkileyen replikler vardı ama en çok beğendiğim –kelimesi kelimesine yazamamış olabilirim-: “Ben senin yanında evimde gibiydim.”

Zaman zaman kalp kıran anlar olsa da bolca güldüğüm bir oyun oldu. Bu yıl çok tiyatroya gidemedim ama izlediklerimin içinde en beğendiğim diyebilirim.

Yazan: Duncan Macmillan 
Çeviren: Barış Arman 
Yöneten: Mehmet Birkiye 
Oynayanlar: Nergis Öztürk, Engin Hepileri
Süre: Tek perde 90'
+18


7 Nisan 2019 Pazar

AKRABALAR - IVAN PANAYEV


18
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Duygu İkisivri
141 sayfa


Akrabalar kitabı gözüme çarpana kadar yazarın adını duymamıştım. Nasıl bilmiyorum diye kendi kendime söylenirken önsözün ilk cümlesini okudum: “Bugün İ.İ. Panayev’in adı daha çok edebiyat tarihçileri ve dergicilik uzmanlarınca bilinir.”

Panayev, 1812 yılında köklü, kültürlü ve soylu bir ailede dünyaya gelmiş. Romantik bir tutumla başlayan edebiyat hayatının devamında gerçekçiliğe yönelmiş. Çeşitli dergilerde çalışmış ve çağdaşlarına göre (Saltıkov-Şçedrin, Çernişevski, Hertsen vs.) yapıtları herkes tarafından bilinir hale gelmiş.

Akrabalar da ise 19. yüzyıl Rusya’sının kırsalında yaşayan toprak sahipleri ve Avrupa görmüş daha “aydın” kesim anlatılıyor. Kahramanlardan Grigori Alekseiç dönemin “gereksiz insan” kavramının vücut bulmuş hali.

Kim bu gereksiz insan? Duygu İkisivri’nin sonsözüne göz atacak olursak: “Gereksiz insan ifadesi, 19. yüzyıl başlarındaki Rus toplumsal yaşamın doğurduğu bir tipi tanımlar. …soyluların genç temsilcisidir. Rus kültüründen uzak bir şekilde, farklı Avrupa ekolleri ile eğitim alır. Edebiyat, felsefe ve Avrupa dilleri ile ilgilenir. Birey, toplum, aşk, eylem, inanç gibi temel yaşam konuları üzerine düşünür. Ancak çok büyük çelişkilere düşer. Bu çelişkileri yaşamında eylem haline getirip çözememe sorunu yaşar. … Gereksiz insan aşka karşı bile yeteneksizdir.”

Grigori Alekseiç’in kararsızlıklarını ve sürekli başka şeyden etkilenerek fikir değiştirmesini aşırı bulsam da, bazı gel-gitlerini anlayabiliyorum. Panayev’in Alekseiç’in karşısına koyduğu karakter Mihaylıç’ın da farklı negatif yönleri vardı bence. Gereksizin karşıtı olması gereken insansa, bu kavramı karşıladığını düşünmüyorum.
  
“Gereksiz insan” kavramını Türk edebiyatında özellikle Tanzimat dönemi romanlarında da görmek mümkün.

Rus klasiklerini sevmeme rağmen uzun zamandır okumadığımdan dolayı Akrabalar benim için keyifli bir okuma oldu. Kesinlikle okunmalı diyemiyorum, ilginiz varsa bir seçenek olabilir.

“İrademiz her zaman eylemle çelişiyor. Hepimiz boş ve pek önemsiz hayalcileriz. Hiçbir şeye yeteneğimiz yok.”

“Asla sevmemiş bir insan, yüzyıl yaşasa bile yaşadığını söyleme hakkına sahip değildir!”



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...