16 Haziran 2019 Pazar

BİR AŞK ÇARPINTISI - MARIE FORCE (Gansett Adası #1)

42
Novella Yayınları
Çeviri: Nilgün Birgül
320 sayfa

Bir Aşk Çarpıntısı pembe dizi ayarında, tam bir yaz kitabı. Ayrıca en önemli kısmını söylüyorum, olaylar bir adada geçiyor: Gansett Adası. Bu yüzden kitaba yanlı yaklaşıyor olabilirim çünkü bilirsiniz ki adaları severim.

Kitap, kötü dedikodulara maruz kalan Maddie ile adanın zengin ailesinin oğlu Mac’in tanışmasıyla başlıyor ve ilişkilerini anlatıyor. Oldukça hızlı okunuyor.

Garipsediğim yönleri de vardı tabii tüm olaylar çok kısa sürede gerçekleşiyor: yıllarca saklanan sır yeni tanınan yabancıya söyleniyor, üç günde aşk… Bir gün, bir hafta tadında yaşanıyor. Neyse mana bulmayayım çünkü aşk… Ayrıca Mac’i de sevdim.

Güzel bir çerezdi J

“Bilirsin, bazen hayat ait olduğun yeri göstermek için yoluna bazı şeyler çıkarır.” /46

13 Haziran 2019 Perşembe

JANE AUSTEN'LA ÇAY SAATİ - KIM WILSON

41
Martı Yayınları
Çeviri: Nihan Çevirgen
167 sayfa


Jane Austen’la Çay Saati’ni birkaç yıl önce kitap fuarından almıştım ama okumak için Jane’in tüm kitaplarını bitirmeyi bekledim.

Kitap Jane Austen’in yaşamında ve eserlerinde çayın yerini anlatıyor, çayın yanında yenen atıştırmalıkların tariflerini veriyor. 1800’lerdeki tarifler beni gülümsetti. Aynı zamanda yazar içeriği resimlerle, Jane’in kitap ve mektuplarından alıntılarla zenginleştirmiş.

Dönemin İngiltere’sindeki çay kültürü hakkında ilginç bilgiler de içeriyor. Mesela 1700’lerin başlarında Kraliçe Anne’in kahvaltıda çay içme adetini başlattığını biliyor muydunuz ya da “beş çayı” modasının Victoria döneminde akşam yemeklerinin giderek geç saatte yenmesiyle başladığını?

Kitabın hoşlanmadığım yönü ise Jane ile ilgili bazı cümlelerde kesinlik olmaması. “Böyle olduğunu düşünüyorum”la biten bir sürü tahmin var. Ayrıca zaman zaman aynı bilgiyi bir sürü yerde tekrarlamıştı, bu da biraz sıkıcıydı.

Jane Austen’la Çay Saati bana enteresan gelen bilgiler içerse de, okunması elzem mi derseniz, hayır değil. Ben Jane’i ve dönemin İngiltere’sini sevdiğim için keyif aldım.

“Çayın, İngilizlere özgü bir mekan ve ruh halini çağrıştırdığını söyleyebiliriz.”



10 Haziran 2019 Pazartesi

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR - CLARISSA P. ESTES

40
Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Hakan Atalay
542 sayfa


“Öyküler ilaçtır. İlk öykümü duyduğumdan beri onların büyüsünden kurtulamadım. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar; sadece dinlememiz yeterlidir.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar hakkında uzun uzun konuşulabilecek, yazılabilecek, sindirilmesi zaman alacak kitaplardan biriydi benim için. Uzun zamandır Bilge’yle okumak istiyorduk ve Nisan ayında başladık. Tam olarak bugün kitabı bitirdim ama kapağını tekrar tekrar açacağım gibi görünüyor.

Yazarımız Clarissa P. Estés bir şair, psikanalist ve cantadora yani eski öyküleri toplayıp saklayan kişi. 20 yıl boyunca öyküler toplamış ve bu kitabında psikolojik olarak incelemiş.

Kurtlarla Koşan Kadınlar 16 bölümden oluşuyor, her bölüm farklı bir konuyu ele alıyor: Erginlenme, aidiyet, yaşlanma, bilgelik, annelik, cinsellik... Kısaca insanın doğasını ele alan öyküler… Kitapta bildiğim hikayeler kadar bilmediklerim de vardı. Söylemeliyim ki bildiğim hikayelere hiç bu gözle bakmamıştım.

Kitabın dili alışana kadar biraz zorladı ama ilerledikçe ya kolaylaştı ya da ben alıştım. Akademik bir dili var. Kitabı okumak için psikanaliz konusunda da bilgi sahibi olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. En azından Freud ve Jung’un bilinmesi gerek çünkü yazar yer yer göndermeler yapıyor, eleştirilerde bulunuyor.

Kitabı okudukça bazen çevremdeki insanların davranışlarının bazen kendi davranışlarımın temelini anladığımı hissettim. Artık masalları daha dikkatli okuyacağım.

Zaman zaman unutsak da içimizde var olan ve bize güç veren özümüzü daha sık hatırlamamız dileğiyle… Keyifli okumalar!

“Uyum göstermek, tüm kadınlar tarafından akılda tutulması gereken sarsıcı bir kavrayışa yol açar. O da şudur: Kendimiz olmamız, diğer pek çok kişi tarafından dışlanmamıza neden olur, buna karşılık başkalarının isteklerine boyun eğmemiz de kendi kendimizden sürgün edilmemize yol açar.”

“Vahşi Kadın, cesaret eden, yaratan ve yıkandır. Bütün yaratıcı eylem ve sanatları olası kılan ilksel ve buluşçu ruh odur. O, etrafımızda bir orman yaratır ve biz de hayata bu yeni ve özgün açıdan bakmaya başlarız.”

“Sevginin bir bedeli vardır. Bu bedel, cesarettir. Göreceğimiz gibi, bu bedel uzaklara gitmektir.”

“Yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. Bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.”

“Bağımlılık, hayatı daha iyi “gösterirken”, onun içini boşaltan her şeydir.”

“Benim için yalnızlık daha çok kendimle birlikte her yere taşıdığım ve ihtiyaç duyduğumda etrafıma açtığım katlanmış bir orman gibidir.”

“Çoğu zaman başkalarını, kendimizin yaralanmış olduğumuz yerden ya da onun çok yakınından yaralarız.”

“Bütün mesele de budur… devam etmek. Bilgelik yazgımıza doğru devam etmek.”


7 Haziran 2019 Cuma

LEONARDO - LALE MÜLDÜR

39
Karakarga Yayınları
76 sayfa

Lale Müldür’ün dizeleriyle hep internette karşılaştım ama kitabını okumamıştım. Leonardo’nun arka kapağındaki alıntı da hoşuma gidince “Neden olmasın?” dedim.

Leonardo, Benoit Hamet’in çizimleriyle birleşmiş modern bir Adem-Havva hikayesi. Ahmet Ergenç’in yazdığı önsözden alıntılayacak olursam: “… Adem ve Havva’nın pastoral mutluluğuna Modern Sıkıntı’nın puslu ışıkları sızıyor. Aslında şöyle: Böyle bir pastoral mutluluk asla olmamıştır. O “modern” sıkıntı hep oradadır.”

Kitabın içindeki çizimleri çok beğendim. İlginç bir okuma oldu benim için.

“Odada bazen hiçbir şey kımıldamaz hatta ürpermez bile…
Böyle anlarda birilerinin var olduğunu bile bilmek
hatta size bakarak var olduklarını bilmek yeterli midir sizce?”

“Kar yağacakmış gibi bir duygu…
Terk edilmişim ben. Ya siz?
Mavi geniş boy bir valiz gibi terk edilmişim.
Leonardo tam zamanında terk ettin beni.
Camdan düşen ilk taştın sen, bacağa sürülen ilk yara kremi…
Leonardo terk ederken dünyayı, ne olur terk etme beni.”


5 Haziran 2019 Çarşamba

Yaşamdan Kareler: Bayram ve Diğer Şeyler


İyi bayramlar! Umarım bayramınız güzel geçiyordur.



Bayramı vesile ederek derleme bir yazı yazayım dedim. O zaman sorumuz şu: Bayramın birinci günü nasıldı? Bir klasik olarak, köye gittik. Aslında ben pek sevmem: Ev ev dolaşıp bayramlaşmayı, kalabalığı, yakınmaları, laf sokmaları, her yıl sorulan klişe soruları, üniversite mezunlarına bile iş yok muhabbetini, bir bölüm yetmedi mi hala okuyor musun göz devirmelerini… Bir sürü neden sayabilirim size.



“Ah o eski bayramlar!” sözü benim için olumlu bir anlam içermiyor bu yüzden.




Köyün güzel yanları da var tabii ki, mesela Sarman. Kendisi babaannemlere acıktıkça gelen, yemeğini yedikten sonra kendini sevdirip sonra da giden akıllı bir kızımız. Bu yıl da beni anneanne yaptı, 4 tane torun sahibi oldum! Yavruları göremedim ama eve yakın bir yerlere saklamış, gözü hep o tarafta. Yavrularını yalnız bırakamıyor.



Yeşillik, kuş sesleri, bahçe, meyveler… Doğaya saygı gösterince, o da sana cömert davranıyor. Size küçük bir bilgi, hanımelinin balı olduğunu biliyor muydunuz? Çiçeği arkasından koparınca orada balı var, çok güzel. Ben de yeni öğrendim.




Neler okuyorum? Kurtlarla Koşan Kadınlar’a devam ediyorum. Bu kitabı okumayı uzun zamandır Bilge’yle istiyorduk ve Nisan ayında başladık. Kitabın bana yeni şeyler öğrettiğini ve kendimde-çevremde gördüğüm bazı davranışların özünü anlamamı sağladığını fark ettim. Ayrıca bu sabah 1984’e başladım.



Son zamanlarda izleyip beğendiğim iki filmi de ekleyeyim buraya.

Ulysses’ Gaze

 

1995 yapım olan film Balkanlar’da geçiyor ve bölgenin sorunlarını da yansıtıyor. Yönetmeni Theo Angelopoulos ve kendisinden izlediğim ilk film. Ulysses’ Gaze, üzerine yazamayacağım kadar etkiledi beni. İzlediğim günden beri replikleri ve sahneleri aklımda dönüyor. Müzikleri de harikadır.





Güvercin

Banu Sıvacı’nın bu filmini twitterdan öğrendim ve o gün izledim. Film, Sofia Fest’ten En İyi Yönetmen ödülünü almış. Bildiğiniz üzere filmler konusunda uzman değilim, benim için önemli olan bana hissettirdiği duygular. Kendi açımdan filmi beğendim. Her insan bu düzene uygun yaratılışta değil. Sistem kanatlarımızı kesiyor ve evler kafeslere dönüyor. Beyaz perdeye iyi aktarılmıştı.



Şimdi bakınca belki de bayram için çok uygun filmler değiller. :D Filmlere uyan ruh halini tutturamazsanız, keyif alamayabilirsiniz.

Son olarak eğer fark ettiyseniz her ay yazdığım “Ne İzledim?” serime ara verdim. İzlediklerimi sinefil sayfamdan takip edebilirsiniz: kagit-salincak

Mutlu bayramlar!



3 Haziran 2019 Pazartesi

KARANLIK KÖY - GÜRGEN ÖZ

38
Yitik Ülke Yayınları
266 sayfa


ÇOK KORKTUM ARKADAŞLAR, GERÇEKTEN GERİLDİM! Benim gibi korkak biri için korku kitabı okumak niye? Kendime bunu sordum ama zaman zaman korkmayı mı seviyorum yoksa?

Son yazmam gereken cümleyle postuma başladığım günden merhaba! Dün Yaprak Öz’ün kardeşi ve aynı zamanda oyuncu olan Gürgen Öz’ün Karanlık Köy romanına başladım. Yaprak Öz’ün Şeytan Disko’sunu okumuştum hatırlarsanız ve beni korkutmamıştı, her şey yerli yerindeydi. Bu nedenle Karanlık Köy hakkında da aynı şeyi düşünüyordum.

Kitaba sabah başladım, geceye kadar biter ya da gece okumam diye düşündüm ama tabii ki planlarım sadece Tanrı’yı güldürmüş olmalı. Heyecanlı bir noktada kaldığım için kitaba gece devam ettim ve kendi kendime korktum.

Konusuna bakacak olursak, kahramanımız Murat ve kameramanı Kerem Sümela Manastırı’na belgesel çekmeye gidiyorlar. Rehberleri Serhat sayesinde, o bölgede yer alan, Karanlık Köy diye isimlendirilen, bir gecede Rumların ve Türklerin birbirini öldürdüğü terk edilmiş köyden haberleri oluyor. Belgesellerine bu köyü de eklemek istiyorlar. Olaylar gelişiyor.

Korku filmlerine aşina olanların okurken korkacağını sanmıyorum çünkü konu aslında klasik, sadece daha fazla yerel unsurlar barındırıyor.

Karanlık Köy akıcı bir roman ama Gürgen Öz’ün kalemi biraz acemi geldi bana. Diyaloglarda bir ders verme havası vardı, “abi” gibi hitapları günlük konuşmaya benzetmek için sıkça kullanmış olabilir diye düşündüm. Diğer dikkatimi çeken nokta kitapta bolca yemek yendi, yemek muhabbeti yapıldı, ülkece midemize düşkünüz. Seviyorum bu huyumuzu. :D

Karanlık Köy aynı zamanda Gezi’ye, basındaki sansüre de değinmiş. Gürgen Öz, Davranış Psikolojisi ve Farkındalık Teknikleri üzerine çalışmış ve bunun etkisini kitapta görmek mümkün.

Son satırları okuyup kapağı kapattığımda, aklımda hala soru işaretleri vardı. Net sonları daha çok seviyorum.

İşte böyle sevgili blogdaşlar, korku türü okumayı seviyorsanız şans verebilirsiniz ama alışkın olduğunuz için korkmayabilirsiniz de! Bu ikircikliğin çözümünü size bırakıyorum.

“Tarihteki kötü olayları hafızalarından silmek için insanlar yerlerine yeni şeyler uydururdu. Hurafeler, hikayeler…”

“Adeta gerçeküstü bir durum, bir anormali yaşıyoruz ama artık bu bizim normalimiz haline gelmiş, kanıksamışız yani bunu. İçinde kaybolmuşuz anlıyor musun?”



31 Mayıs 2019 Cuma

TEK BAŞINA BİR ADAM - CHRISTOPHER ISHERWOOD

37
Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: Fatih Özgüven
131 sayfa

Tek Başına Bir Adam, Amerika’da yaşayan İngiliz profesörün bir gününü anlatıyor. George bir eşcinsel ve sevgilisini trafik kazasında kaybetmiş.

Kitapta George’un sabah uyanmasından başlayarak o gün neler yaptığını okuyoruz. Bir adamın yabancılaşması, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan toplumu, azınlıklar gibi konulara değinmiş yazar. Kendisi de bir eşcinsel ve romanları hayat hikâyesiyle bir bütün oluşturmaktaymış.

Kitabın dilini sevdim. İşaretlediğim çok bölüm oldu ama buna rağmen kitabı beklediğim kadar beğenmedim. Sevgilisi Jim’e kızdım, George’a üzüldüm, George’da kızdım, Charley’in anlamasını diledim, son olaylardan hoşlanmadım.

Filmini de izleyeceğim bir ara, bakalım o nasıl? :)

“Uyanmak, varım ve şu anda demekle başlar.”

“Oturma odası karanlık, alçak tavanlı, pencerelerin karşısına düşen duvarda boydan boya kitap rafları var. Bu kitaplar George’u daha soylu, daha erdemli ya da gerçekten bilge kılmadılar. Onların seslerine kulak vermeyi seviyor sadece, bazen şununkine, bazen bununkine, keyfi nasıl isterse.”

“Hepimiz, bir şeyleri yeterince uzun bir süre görmezden gelmeyi başarırsak, o şeylerin ortadan kalkıvereceğine inandırmaya çalışıyoruz kendimizi…”

“Mesele; gitmek istiyor musun? İstiyorsan, gitmelisin. Kimseye aldırma.”

“Onu hep, nasıl söyleyeyim, bir yol gibi düşünmüşümdür – yani demek istiyorum ki, o hep insanı bir yerlere çıkarır. Onunla hiç yolumu kaybetmem…”

“Siz ve ben farklı olmasak, birbirimize ne verebiliriz ki? Nasıl dost olabiliriz?”

“Ben okuman gereken bir kitap gibiyim. Kitap sana kendi kendisini okuyamaz ki. Kitap, içinde ne yazılı olduğunu bile bilmez. Ben de bilmiyorum. Sen öğrenebilirsin benim içinde ne yazılı olduğunu. Sen yapabilirsin bunu. Ama lütfetmiyorsun.”



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...