20 Ocak 2026 Salı

HAYALET MELODİ - EREN ÖZEREN

Sarmal Yayınları
265 sayfa

 

Blog arkadaşımız Eren (bknz: OkumaGünlüğüm) kitap yazmış ve ben de haberdar olunca siparişime ekleyiverdim.

 

Hayalet Melodi, sevdiğim kitap başlangıç cümleleri listesine girerek, güzel bir cümleyle başlıyor: “İnsanlar, kendi hayatlarının labirentlerinde yolunu kaybettiğinde, başka hayatların gizemine sığınır.” Bu cümleyi çok sevdim çünkü genelde ben de hayata katlanamadığımda ve kaçmak istediğimde daha çok kitap okuyorum. Başka hayatlara sığınmak kendi yaşamına uzaklaşmayı ve uzaktan bakmayı sağlıyor. Araya konulan mesafe, aslında kaçma ihtiyacının da gerçek bir ihtiyaç olmadığını ortaya koyabiliyor.

 

Hayalet Melodi, yazarımız gibi nazik bir kitap. Okurken bana öyle hissettirdi. Kitap, yaratıcı yazarlık dersleri veren Filiz’in Kent Üniversitesi’nden iş teklifi alması ve taşınması ile başlıyor. Biliyoruz ki tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.

 

Kitabın başında ilişkiler çok hızlı gelişiyor, ben slow burn sevdiğim için daha detaylı okumak isterdim. İlerledikçe detaylar ve çarpışık ilişkiler ortaya çıkıyor. Aslında sonunu tahmin ettiğinizi düşünerek okuyorsunuz ve sonra şaşırıyorsunuz.

 

Kitaba 19.01.2026’da başladım ve ertesi gün bitirdim. Akıcı ve hızlı bir okuma oldu. İlk kitabı için blog arkadaşımızı tebrik ediyorum ve başka kitaplarını da okumayı iple çekiyorum.




29 Aralık 2025 Pazartesi

2025 ÖZET

 


2025 yılının sonuna geldik. Bazen yıllar sadece sayılardan ibaretmiş gibi geliyor. Yaşarken uzun sürüyor ama geriye baktığımızda anlamadan bir yılı daha tamamlamış oluyoruz. Genelde günü atlatma mantığıyla geçen günler yaşanmışlık hissi de vermiyor.


Bakalım bu yıl ne kadar kitap okumuşum?

2025 yılında 66 kitap (okuduğum kitabı bitirirsem 67 olacak) okumuşum, toplamda 20.323 sayfa ediyor. Günlük ortalama 56 sayfa ediyor.

 

Okuduklarıma ortalama 3.1. puan vermişim. Gözüme düşük göründü. Okuduğum en kısa kitap Agota Kristof’dan Dün kitabı olmuş. Bu kitabı arkadaşımın nikahı için kuaföre gittiğimizde okumuştum. Kötü bir kitap değil ama okumasam da olurmuş hissi verdiği için 2 puan vermiştim. Okuduğum en uzun kitap ise yine bahsettiğim arkadaşımla okuduğumuz Homeros’un İlyada’sı olmuş. Geçen gün hala kitabı bitirmediğini öğrendim, buradan bitirmesi gerektiğini hatırlatıyor ve sırada Odysseia’nın beklediğini iletiyorum.

 

2025’de en severek okuduğum kitaplar;

-   Küçük Yuvarlak Taşlar – Melisa Kesmez

-   Babil – R.F. Kuang

-   Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın? – Jeanette Winterson

-   Üst Kattaki Deli Kadın – Catherine Lowell (Bu kitabı daha önce de okumuş gibiyim ama kayıtlarda bulamadım)

-   Medyum – Stephen King

-   Isırgan Otu ve Kemik – T. Kingfisher

-   Şah & Mat – Ali Hazelwood

 



Bu yıl tekrar Tatar Çölü’nü okudum. Sanırım 3 yıllık periyodlar halinde bu kitabı tekrar okuma ihtiyacı hissediyorum. Kitabı ilk kez okuduğumda o kadar sevmemiştim ve Drogo’yu da anlayamamıştım. Akabindeki okumalarımda her seferinde kitabın farklı yönünü keşfettim ve çoğu cümlesinde de kendimi gördüm. Tatar Çölü askerlerden ve kaleden bağımsız, hayatı anlatıyor gibi geliyor. Büyümek, evden ayrılmak, yetişkin hayatı ve konfor alanı, bekleyişler ve hayal kırıklıkları… Bazen eve döndüğünde, aslında dönülen yerin artık ev olmaması ve evin bir his olduğunu anlamak…

 

Bu yıl -yine- çerez okuma ağırlıklı bir yıl geçirdim. Goodreads listeme bakıldığında dahi ne zaman bunaldığım ve hayattan uzaklaşmaya çalıştığım anlaşılıyor. Zihnimi susturmak için kendimi sürekli meşgul ettim; çerez kitaplar okudum, diziler izledim ve reels kaydırdım. İş hayatının stresini ve gelecek kaygısını bu şekilde görmezden gelmeye çalıştım.

 

2025 yılı benim için kendi ofisimi açtığım ve bağımsız çalışmayı deneyimlediğim bir yıldı. Bu durum bana daha fazla gelecek kaygısı verdi ama kendi adıma dilekçelerimi imzalamak, duruşmalara girmek ve çabalamak keyifliydi. Ofisime yılbaşı ağacı aldım; bağlı çalıştığım ofislerin yapmadığı ama sürekli istediğim bir şeydi.





Bu yıl geçen yıla oranla daha çok sokak hayvanı besledim, kendime bir tane daha köpek arkadaş edindim. Kış mevsimini hala çok seviyorum ama onların dışarıda üşüyor olması kalbimi kırıyor.

 

Genel olarak rutin hayatımı seviyorum. Gelecek yıldan kaygılarımın azalmasını, daha fazla seyahat etmeyi talep ediyorum. (Bu sefer istemeyip talep edelim edelim bakalım. :D)

 

İyi yıllar herkese.




27 Ağustos 2025 Çarşamba

2024 ÖZET


 

Blogumu açtığımdan beri ilk defa bir yılın özetini yazmadım. Üstelik hangi yazı tipini kullandığımı bile unutmuşum, adına bakmam gerekti. 2024 yılı özeti olarak nereden başlasam ve ne yazsam bilmiyorum. İnsan yazmadıkça köreliyor galiba.

 

2024 yılında 64 kitap okumuşum, toplamda 16.581 sayfa ediyor. Günlük ortama 45 sayfa ediyor. (Ben bu duruma düşecek insan mıydım?)

 

Okuduklarıma ortamalama 3.4 puan vermişim. Okuduğum en kısa kitap Hogwarts’da Yeni Yıl olmuş. Aslında halihazırda hepimiz Felsefe Taşı’nda bu bölümü okuduk. Resimlendirip, yeniden basmışlar. Ben de kitapçıdayken ayaküstü tekrar okudum. En uzunu ise Göçebe (Stephenie Meyer) olmuş. Bu kitabı ilk çıktığında okuyup sevmiştim. Sanki o dönemde çok beğenilmemişti. 2024’ün başında yine okuma isteğim geldi ve hala akıcı olduğunu düşünüyorum.



2024’te severek okuduğum kitaplar Karanlıkta Yüzmek (Tomasz Jedrowski), Karanlığın Sol Eli (Ursula K. Le Guin), Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu (Italo Calvino),360 Bir Dünya Turu Seyahatnamesi (Kerimcan Akduman), Yabancılarla Bir Yaz (Taiçi Yamada)ve Yolun Sonundaki Okyanus (Neil Gaiman) oldu. Aslında bu listeyi uzatabilirim ama üsttekiler en aklımda kalan kitaplardı. İçlerinden Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’yu beğendiğime şaşırdım. Daha önceki Calvino okumalarımda yazarı pek sevememiştim. Bu romanını da açıkça söylemek gerekirse adını sevdiğim için aldım. Bir süre de kitaplığımda (birkaç yıl) bekledi. Sonra aniden içimde bu kitabı okuma hissi oluştu. Yazarın üslubunu ve yazış tarzını çok sevmiyorum ama kitap da garip bir roman olduğu için bu sefer sorun olmadı. Her şeye rağmen belirtmem gerekir ki yazarın konuları çok yaratıcı. Keşke daha güzel bir dille yazabilse (bence)…

 

2024 yılı benim için mesleğimi kabullenme yılı oldu. Başka opsiyonları düşündüm hatta sınava da girdim ama mülakatların yanlılığını da görmüş oldum. Aslında mesleğimi sevmiyor değilim, çalışmayı seviyorum. Sadece belirsizlik ve gelecek kaygısı beni korkutuyordu. 2023 yılı özetimde bağlı çalışan bir avukatın serzenişlerini okumuştunuz. Hala bu fikirlerim devam ediyor ve bağlı çalışan çoğu avukatın durumu asla konuşulmuyor.

 


---

Yazımın bu bölümünü sanıyorum ki 3 ay önce yazdım ve devamını şimdi getiriyorum. -Başladığım işi o an tamamlamazsam, sonra sürüncemede bırakma huyunu da yeni geliştirdim herhalde.-

 

2024 yılı kısaca deneyim kazandığım, kabullenmeye çalıştığım ve kendi ofisimi açıp açmama yönünde düşünceler barındırdığım bir yıldı. Bu düşüncelerin sonunda da 2025 baharında kendi ofisimi açtım. Herhangi bir hukuki sorununuzda yanınızdayım! :D Bu durum bana Virginia Wolf’un Kendine Ait Bir Oda kitabındaki fikirlerini hatırlatıyor ve hoşuma gidiyor.

 


Memlekete döndüğüm 2 yıl içinde, kendime yeni arkadaşlar da edindim ki bunların birçoğu 4 bacaklı! İşe gidip dönüş yolumda beslediğim, sevdiğim bir sürü sokak hayvanıyla yarenlik ediyoruz. Bazen beni gördüklerinde geliyorlar, bazen her zamanki yerlerinde olmuyorlar ve endişeleniyorum. Hayatın hayvanlarla birlikte daha katlanılabilir olduğunu düşünüyorum. Bazen günümü güzelleştiren tek şey onları beslemek oluyor. Boncuklar yani kuşlarım beraber yaşamaya iyice adapte oldular, akşamüstleri genelde beraber kovalambaç oynuyorlar. Köyde baktığımız kedilerimiz Ayçiçeği ve Kartopu’da bu yaz sağlık sorunları yaşadılar ama şimdi toparladılar.

 

2024’ü kısaca özetlemiş oldum. Çok daha güzel yıllarımız olsun.





14 Nisan 2024 Pazar

Yaşamdan Kareler: Bursa

 

Ben uzun tatiller ve gezmek için yaratılmış olabilir miyim acaba? 9 günlük bayram tatili sadece birkaç saat gibi hissettirerek bitmişken, iki günlük Bursa rotamızı anlatmaya başlıyorum.

 

Öncelikle gezilecek yerlerin listesini yaptım ve mesafelerine göre iki güne böldüm. Airbnb’den de ev buldum. (Uygulamayı TR’de ilk kez kullandım, bu durum beni biraz strese soktu ama memnun kaldık.) 11.04.2024 sabahı saat 5.30 gibi yola çıktık.


FSMOsmangazi

İlk günkü gezme planımda uyduğumuz tek madde Cumalıkızık Köyü oldu. Yaptığım planların hayatın akışına uymaması benim kaderim galiba. Köye, sanıyorum ki, 11.30 civarında vardık. Daha önceki gelişimde trafik ve park sorunu yoktu ama bilin bakalım bu sefer kimler neredeyse bir saat trafiğe sıkıştı ve köye giremedi? Yollar yokuş olduğu için her yer balata kokusuyla kaplıydı. Biz de dayanamayıp, köyün dışında yeşillik bir alana arabayı park ettik ve köye yürüyerek gittik. Bayramda Cumalıkızık’a gelmek çok mantıklı bir hareket değilmiş, normal bir günde gelme imkanınız varsa daha rahat gelip gezebilirsiniz.

 


Cumalıkızık Köyü, Unesco Dünya Mirasi listesinde yer alan ve kızık köyleri içerisinde Yunan işgali sırasında yanmaktan kurtulan Osmanlı köylerinden birisi. Dönemin mimarisini yansıtan tarihi evleri ve taş sokaklarıyla görülmeye değer olan bu köyde, biz öncelikle Cin Aralığı ve Küpeli Ev’i gezdik. Küpeli Ev, köyde içi gezilebilecek tek evmiş ve dönemin yaşayışına uygun mobilyalarla dekore edilmiş. Cin Aralığı dünyanın en dar sokağı olarak kabul ediliyormuş ve Yunan askerlerinden kaçan halkın/askerlerin oradan geçip saklanmasına ilişkin yerel bir hikayesi de var. Sokaklarda gezerken köy müzesi ile de karşılaştık, iki katlı küçük bir binada yer alan müzede köye ilişkin bilgiler, köy haritası ve geçmişte kullanılan aletler yer alıyor.

 



Köyün sonuna kadar yürüdükten sonra, geri dönüp geç bir kahvaltı ettik. Serpme kahvaltı fiyatları kişi başı 225-300 TL arası değişiyor. Tarihi evlerin birçoğu kafe, kahvaltıcı ve gözlemeci olarak kullanılıyor. Unutmadan, magazinsel bilgileri de vereyim: Ferdi Tayfur’un Çeşme şarkısındaki çeşme köyün girişinde yer alıyor. 2002 yılında yayınlanan Kınalı Kar dizisi de Cumalıkızık’da geçmiş ve dizide kullanılan konak şu an kahvaltıcı olarak hizmet veriyor.

 

Cumalıkızık’ın ardından benim planımda Bursa’yı gezmek yer alırken, biz Uludağ’a doğru yola koyulduk. Dağın bir yamacında karlar erimemişti ve biz de o yandaki telesiyeje bindik. (Gidiş-dönüş ücreti: 300 TL)

 

En sevdiğim kitaplardan biri Çalıkuşu olduğu için Uludağ’ın eteğinde yer alan Zeyniler’e uğramak benim için plandaki en önemli maddelerden biriydi. Uludağ’dan inerken Google Maps rota çizmesine rağmen jandarmadan aldığımız bilgiye göre orası arazi yoluymuş ve gitmek mümkün değilmiş. Zeyniler’e Bursa’daki teleferiğin oradan gidiliyormuş. Bu haberle biraz da buruk olarak Bursa’da kalacağımız eve yerleştik.

 


Akşam yemeği menümüz iskenderdi ve devamında Osmangazi ile Orhangazi Türbelerinin de yer aldığı Tophane Meydanı’nı gezdik. Bursa’nın gece manzarası gündüze göre daha güzel bence, sabahları sadece bina yığını olarak görünürken gece ışıl ışıldı.

 



Ertesi gün Bursa merkez ile gezmeye başladık. Sırasıyla Ulu Cami, hanlar ve çarşılar, Yeşil Cami ile türbesini gezdik.

“Bir zafer müjdesi burada her isim:

Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın

Hala bu taşlarda gülen rüyanın.”

*Bursa’da Zaman – Ahmet Hamdi Tanpınar

 



Daha önce Bursa’ya turla geldiğim için, Koza Han’da kahve içmek için zaman bulamamıştım. Bu sefer uzun uzun ipekçileri gezdik, şallara baktık -şal takmayı çok severim- ve dinlenerek kahvemizi içtik. Bursa’da yaşasam kitabımı alır ve Koza Han’a kahve içmeye sık sık gelirdim.

 

Şehri yürüyerek gezdiğimiz için yol boyunca yine bir sürü cami geçerek, Irgandı Köprüsü’ne vardık. Irgandı Köprüsü dünyada sınırlı sayıda yer alan çarşılı köprülerden birisi. Floransa’daki Ponte Vecchio’ya ya çok benziyor. Bu bilginin yanlış olduğuna ilişkin açıklamalar mevcut olsa da yine de paylaşmış olayım: Irgandı Köprüsü, İtalya’da Vecchio ve Rialto Köprüleri, Bulgaristan’da Osma Köprüsü ile birlikte dünyadaki dört çarşılı köprüden biridir. (Kaynak: https://www.bursa.com.tr/tr/mekan/irgandi-koprusu-275/) Eğer bilgi doğruysa, Bulgaristan’daki köprüyü de görürsem çarşılı köprüleri tamamlamış olacağım.

 


Bursa merkezdeki gezimizi tamamladıktan sonra gezilecek yerleri ben belirlediğim için Zeyniler’e doğru yola çıktık. Daha kolay bir yolu var mıdır bilmiyorum ama haritalar Bursa’nın ara yollarından götürüyor ve caddeler çok dik. Babamın “Yolun böyle olduğunu bilsem asla gelmezdim” şeklindeki yakınmaları eşliğinde eskiden köy olan ancak şu an Yıldırım Belediyesi’ne bağlı Zeyniler’e vardık. 


Zeyniler, Çalıkuşu romanında Feride’nin öğretmen olarak atandığı köy, okuyanlar iyi bilir. Meydanına Çalıkuşu Evi açılmış ve Zeyniler Çalıkuşu Kadınlar Tarımsal Kalkınma Kooperatifi tarafından kafe gibi işletiliyor. Evin bahçesinde mezarlık ve yanında Zeyniler Cami var. Kitabı tekrar okuma isteği buram buram yükseldi içimde. Mezarlıktaki servi ağacına kandil asan Feride hep gözümün önündeydi. (Küçük Elif Çalıkuşu’nu okuduğunda Kamran ve Feride’ye odaklanmışken geçen sene tekrar okuduğumda; Anadolu’nun ne kadar muhafazakar olduğu ve aslında günümüzde bile çok değişmediğine, genç bir öğretmen olarak Anadolu’da tek başına ayakta kalmaya çalışan Feride’nin yaşadığı zorluklara odaklanmıştım. Kitabın sonu da benim için üzücüydü; tek başına kendi ayakları üzerinde duran ve iyi bir öğretmen olarak çocukları eğitmeye devam eden Feride benim için daha tatmin edici bir son olurdu.)

 


Zeyniler’den sonra Gölyazı’ya doğru yola çıktık. Bursa gezimizin her anında peşimizi bırakmayan trafik maalesef Gölyazı girişinde de yoğun olarak bizi karşıladı. Gölyazı, Uluabat Gölü kenarında bir yarım adaya kurulmuş. Arabayı park ettikten sonra, ister tekne/sandal türevleri ile ister köprüden yürüyerek merkezine gidilebiliyor. Biz gidişimizi tekne ile yaparak, Uluabat Gölü’nde gün batımını izledik. (Kişi başı:100 TL) Köyde Ağlayan Çınar ile Aziz Panteleimon Kilisesi’ni görüp, yemek yedik. Gördüğüm kadarıyla, geçim turizm ve balıkçılık üzerinden sağlanıyor. Gölden turna ve yayın balığı tutuluyormuş ve kaptanımız yayın balığını önerdi. Annem ve babam balığı beğendi, bendeniz balık sevmediğim için her zamanki gibi tavuğu tercih ettim.

 



Böylece Bursa gezimizi tamamlayarak yola çıktık fakat o da ne? Osmangazi Köprüsü’ne kadar trafik sıkışık, haritalarda yol kıpkırmızı. Otobandaki araçların %95’i 34 plakaydı blogdaşlarım, İstanbullular Bursa’yı da işgal etmiş. İstanbul’dan memleketime taşınmanın verdiği rahatlıkla, her fırsatta İstanbul’u terk eden ama ısrarla şehirde yaşamaya devam eden ve gittikleri her yere İstanbul’un sorunlarını taşıyanlara bir güzel söylendim. Trafik yüzünden sabah 5.30’da eve varabildik.

 


Bursa gezimizin dışında neler yapıyorum ve kaç kitap okudum? Bu yıl Goodreads üzerinden 60 kitap hedefi koydum kendime ve şimdiye kadar sadece 16 kitap okuyabildim. Bayram tatilinde Sırtımdaki Ev – Dieter Forte’ye başladım ama ancak 50 sayfa okudum. Kitabı sevecekmişim gibi geliyor ancak şu an pek de akmıyor. Galiba artık sadece çerez kitapları hızlı okuyabiliyorum. Yolda ise Gülten Akın’ın Uzak Bir Kıyıda kitabı elimdeydi. Yolculukta şiir okumayı daha çok seviyorum.

 

Benden şimdilik gelişmeler bu kadar, Didem Madak’ın Çalıkuşu’nun Z Raporu şiiri ile postumuzu bitirelim:

 

“Kedi ve kasımpatı kokuyor bütün sokaklar

Dilinin dönmediği duaları sayıklıyor

Zeyniler Köyünde Çalıkuşu şimdi artık zaman

Yağmur yağıyor durmadan

Ağlıyorum kaşarlanmış bir masumiyet olarak

Bir çılgının

Kedilerin ruhlarımızı okuduğuna inandırmaya çalışan herkesi

Bir elimde tabanca

Bütün dualarım delik deşik.

(…)

Günler külkedisi, akşamları kömür yakıyoruz.

Hikâyeme bir hayat yazmak istiyorum

Pek inandırıcı olmayan

Ruhuma ıhlamur yollamak istiyorum yün eldivenler

Hikâyeme bir ölüm yazmak istiyorum

Beni masalların ortasında bırakıp giden ruhuma”

 

14 Ocak 2024 Pazar

2023 ÖZET

 


2023’ü bitirdik ama ben anca özetini yazabiliyorum. İşte bütün gün bilgisayar karşısında dilekçe yazınca, eve gelince bilgisayarda yazma isteğim hiç olmuyor. Oysa ki aktif olarak blog yazdığım günleri özlüyorum. Çalışırken kendimizden ve hobilerimizden taviz vermemiz beni genel olarak üzüyor.

 

Bu yıl okuma hedefimi düşürdüm ve 60 kitap belirledim. Toplamda 63 kitap ve 14.920 sayfa okudum. Günde ortalama 40 sayfa ediyor. Eski performansıma göre çok düşük ama sanırım bunu kabullenmem gerekiyor. Eskisi kadar çok okuyacak vakit ve enerji bulamıyorum. Bazen odaklanırken bile zorluk çekiyorum.

 


Okuduklarıma ortalama olarak 3.5 puan vermişim. Okuduğum en kısa kitap, Unutma Biçimleri – Marc Auge olurken; en uzun kitap Aristotle and Dante Dive Into the Waters of the World – Benjamin Alire Saenz olmuş. Bu yıl 5 puan verdiğim kitaplar: Sana Gül Bahçesi Vaadetmedim, Kırmızı Karanfil, A Boy Worth Knowing, Adınla Çağır Beni, Sessiz Gezegenin Dışında olmuş. Çalıkuşu ve Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı da tekrar okuyarak 5 puan verdim.

 

2023’de 2022 gibi hayatımda büyük ve köklü değişiklilerin olduğu bir yıl oldu. Duygusal olarak 2022 yılında yazdıklarımı bu yıla kopyalasam hiç sırıtmaz. 2023’de yasal stajımı bitirdim, İstanbul’dan memleketime dönmeye karar verdim ve memleketime taşındım, ruhsatımı aldım ve gelecek kaygım gün geçtikçe arttı.

 



Bu yıl verdiğim en doğru karar memleketime dönmekti. İstanbul’da yaşamanın insanı ne kadar tükettiğini iyice gördüm. Yine de zor bir karardı; tek yaşamaktan vazgeçtim, arkadaşlarımı bıraktım, İstanbul’da sevdiğim aktivitelere veda ettim. Memleketime döndüğümde iş açısından verdiğim kararı sorguladığım anlar oldu ama yaşam standardı açısından memnunum.

 

Bu yıl sanırım en çok okuduğum için pişman oldum. Bu konuyu arkadaşlarımla da sık sık konuştuk. Emeklerin karşılığının olmaması 90’lı yıllarda doğanları yıldıran bir konu… Çift anadal yaptığım için üzgünüm. Hukuk fakültesine vereceğim emeği KPSS veya kurum sınavlarına vermeliymişim. 2022 ve 2023’un büyük kısmını stajyer avukat olarak geçirdim ve modern bir köleden farklı olunmadığını gördüm. Sizden bütün ayak işlerini halletmenizi, dilekçeleri yazmanızı ve girebildiğiniz duruşmalara girmenizi bekliyorlar; karşılığında asgari ücret dahi vermek istemiyorlar. Asgari ücret+yol+yemek aldığım büro da sadece şirketlere danışmanlık verip, avukatlık mesleğine dair bir şey kazandırmıyordu.

 



Memleketime döndüm. İlk çalıştığım ofiste çok özgüvenli olduğumu söylediler ve yaptığım her şeye, dış görünüşüme mana buldular. Sigortam yapılmadı ve verecekleri maaş neredeyse asgari ücret ayarındaydı. 1 haftada ayrıldım. Şu an çalıştığım yerden genel anlamda memnundum, tabii ki aksilikler ve zorluklar oluyordu ama benim için daha katlanılabilir seviyedeydi. Ta ki maaş zammı konusunu konuşana kadar… Başlayalı 2 ay olduğu için, maaşıma zam yapılamayacağını, 2-3 ay ‘sebat etmem’ gerektiği söylendi. Zaten ‘normale’ oranla daha yüksek bir maaşla başlamışım ve diğer avukatlar piyasayı yükselttiği için söylenmişler (!). -Avukat avukatın kurdudur- Böylece insanların nasıl 180 derece döneceğini tekrar gördüm. İşe başlarken bana eğer iş yükü fazlaysa hemen söylemem gerektiğini ve maaşıma zam yapabileceklerini söylemişlerdi. Ben de görüşmede bunu hatırlattım tabii. Kısaca çalışılan işe duygusal olarak bağlanmak gerektiği, işyerini kendi işim gibi benimseyip bu gibi durumlarda sabretmem gerektiği ve sonucunda benim de kazanacağım ifade edildi. Ben de 2-3 ay beklemeye söz veremeyeceğimi söyledim. Bana işe başlamadan önce yeni yılda artış yapmayacağını söylese işe başlamazdım. İşyerini, çalışanları duygusal olarak sevsem bile bu durum, her hafta 5 gün bilfiil bir kazanç elde etmek için çalıştığım gerçeğini değiştirmez ki.

 

Aldığım maaş, zam öncesi en düşük memurun aldığı maaştan az bir meblağ blogdaşlarım. Çift anadal yapmış; birini yüksek onur, diğerini onur öğrencisi olarak bitirmiş, erasmus yapmış, daha önce stajları olan, dil bilen biri olarak yaşadıklarımı kabullenemiyorum. Bunlar için mi bu kadar çaba harcadım? Maaşımda hiçbir iyileştirme yapılmaması eğitimime hakaret geliyor ama çıkarsam burada başka iş bulmamın zor olduğunu biliyorum. İş ve duyguların birbirinden ayrılabildiği, maaşların zamanında yattığı ve hak edilenin kazanıldığı profesyonel bir işyeri yeryüzünde var mıdır? Sanmıyorum. Bu gibi sorunlarımı açık açık blogda paylaşmadım bugüne dek ama belki hukuk okumaya karar veren biri görür ve sonrasında benim yaşadığım hayal kırıklığını yaşamaz.  

 

Artık büyük hedeflerim ve isteklerim kalmadı. Hakkettiğime bile ulaşabileceğimden şüpheliyim. Gelecek kaygımın azaldığı, sağlıklı ve huzurlu bir yıl olsun. Kuşlarımla bol bol zaman geçirebileyim, ailemle güzel günlerimiz olsun, arkadaşlarımla görüşeyim ve kitap okuyabileyim. Bunlara ek olarak seyahat edebilirsem sevinirim.

 

Umarım her şey sizler için daha iyidir. Sevgiyle kalın. 



30 Mayıs 2023 Salı

Kurak Günler, Maid, Kitaplar ve Sair Şeyler

 


Merhaba blogdaşlarım,

 

Üzülerek fark ettim ki bloguma bu yıl hiç post yazmamışım. Yazılarımın çalınmasının hevesimi kırmasının yanında, iş hayatına başlamış olmamın da etkisi var bu durum üzerinde. Neyse, yıprandık ama pes de etmedik. (Acaba?)

 

Geçen gün Kurak Günler’i izleyip, konuşacak kimseyi bulamayınca blogum burnumda tüttü. Şimdi aktif olarak blog yazıyor olsam fikirlerimi paylaşır ve sizlerle yorumlaşırdık diye düşündüm. Bu düşünceyle biraz gaza gelmiş olsam da harekete geçip fikirlerimi yazacak enerjiyi kendimde bulamadım. Bazı günler kıpırdayacak gücü bile kendimde bulamıyorum, sadece öylece durup olayların benim dışımda gelişmesini bekliyorum. Bilgisayar yerine kağıt kalemle yazmaya kalkıştığımda ise birkaç cümleden sonra kağıda boş boş bakmaya başladım. Dilekçeler dışında yazma yetimi kaybettiğimden şüphelendim. Bugün de bu yazının sonunu getirip yayınlayabilecek miyim, emin değilim. Umudumuzu baki tutarak devam edelim.

 

Kurak Günleri oyunculuk anlamında beğendim ama Selahattin Paşalı ve Ekin Koç arasındaki etkileşimi hissedemedim. Benim dışımda herkes hissetmiş gibi. Filmde hukuki hatalar vardı ama hiç Anadolu kasabasında bulunmadığım için uygulamaya hakim değilim. İstanbul’da bile teori ve pratik arasında o kadar fark var ki… Film bana yazın sıcağını, bozkırın kuraklığını buram buram hissettirdi, aynı zamanda filmi izlerken çok gerildim. Açık sonu ve olayların havada kalması beni rahatsız etti, bu kadar belirsizliği çok sevmiyorum. Kurak Günler eğer yabancı bir film olsaydı beğenmeyeceğim ve eleştireceğim bir yapım olurdu ama filmde anlatılanlar o kadar yaşadığımız gerçeklikle iç içe ki insan sadece üzülebiliyor.

 

Dizi olarak ise dün bitirdiğim Maid’den bahsedebiliriz. Bana mektup arkadaşım önermişti ve zaman zaman üzülerek, bazen de gururlanarak izlediğim bir dizi oldu. İstismara uğrayan kadınların Alex kadar şanslı olmasını dileyerek sizlere de tavsiye edebilirim.

 

Pek kitap okuyamıyorum. İşten eve yorgun argın dönüp, yemek yerken izlediğim çerez dizi/filmlere akşamın ilerleyen saatlerinde de devam ediyorum. Akşamları kitap okuduğum zamanlarda genelde uyukluyorum. Bu nedenle yolda geçen 45 dk – 1 saatimi değerlendirmek için e-book okumaya çalışıyorum, metronun kalabalıklığında kitabı fiziken çıkarıp okumak gerçekten zorlayıcı oluyor. Bazen kitabı tutacak alan bile olmayabiliyor. Yolda geçen zamanıma çok acıyorum. Aktarma yaparak gittiğim için insanların sıra olmayı bilmemesine, inenlere öncelik vermemesine, itişmesine daha çok tanık oluyorum ve bu düzeysizlere bakıp mutsuzluğuma mutsuzluk katıyorum. Mayıs ayına kadar okuduğum kitaplardan en çok Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Kırmızı Karanfil ve A Boy Worth Knowing’i beğendim.

 

Yakın zamanda gezdiğim yerlerden de İstanbul Modern’deki NBC sergisini ve İstiklal’deki Casa Botter’i tavsiye edebilirim.

 

Evet, bende havadisler bu şekilde. Hayat bazen zor, bazen daha da zor. Seçim akşamında yapılan ve gece bire kadar süren konvoy yüzünden Boncuk strese girdi ve hasta oldu. Umuyorum ki en kısa zamanda iyileşecek ama evcil hayvanının hasta olması insanı çok etkiliyor. Onun yerine ben olsaydım keşke, şikayet etmezdim…

 

Bir dahaki post’a kadar kendinize iyi bakın. Sevgiyle.