25 Mayıs 2019 Cumartesi

Film: Les Poupées Russes



Geçen sene Floransa’ya gitmeden önce L’Auberge Espagnole filmini izlemiştim. Erasmus’a gitmeden önce izlenmesi tavsiye edilmişti. Serinin devam filmi Russian Dolls ise ana karakterimiz Xavier’in beş yıl sonraki hayatını anlattığı için Erasmus dönüşü izlemeye karar vermiştim. İzledim.

Filmi beğendim. İlk filmde hissettiğim -nasıl tarif edeceğimi bilmediğim- duyguyu, bu filmde bana vermeyi başardı. Sanki o senaryodan biri olabilirmişim gibi. Bazı sahneler ve replikler benim içsel sorunlarıma değiniyor gibi. Eski dostlarla buluşmak gibi.

Xavier’in çok sevmediği ekonomiden uzaklaşıp, hayalindeki meslek olan yazarlık için çabalaması filmin beğendiğim yönlerinden biriydi. Bir sürü insan hoşlanmadığı işlerde çalışıp mutsuz olurken, sevdiği iş için çabalaması gerçekten değerli benim gözümde. Ben de kendim için evrene mesaj yollayayım Xavier yoluyla.



Tabii ki hayat yine sorunsuz ilerlemiyor. Bu sefer de aşk hayatı, ilişkiler su yüzüne çıkıyor. Burada Xavier’i çok anladığımı söyleyemem. Filmi izleyenler Moskova’da geçen günleri kast ettiğimi anlamışlardır. Buraya standart bir söz bırakalım: erkekleri anlamak mümkün değil.

Ana karakterimiz dışında diğerlerinin de hayatlarını, değişimlerini izlemek güzeldi.

Film harika şehirlerde geçti: Paris, Londra, Moskova. Ayrıca bolca tren sahnesi vardı. Çok severim.

Serinin üçüncü filmi de var, bakalım onu ne zaman izleyeceğim? Göreceğiz.

“Bir kızla bir hikayeye başlamak, bir yolculuğa çıkmak gibidir. Ne kadar yakın olduğunuzu ancak beraber uzaklara gittiğinizde anlarsınız.”



22 Mayıs 2019 Çarşamba

UNUTMA BENİ - HOLLY JACOBS


34
Nemesis Kitap
Çeviri: Burcu Gönül
279 sayfa

Kitap okuyamamamdan yakındığım bir gün, Eylemcan’ın tavsiyesiyle Unutma Beni’ye başladım. Ertesi gün bitti.

Sempatik ve akıcı bir kitap kendisi, dili de oldukça basit. Hemen okunuyor, bu yüzden okuyamama sorunlarına bire bir.

Konusuna bakarsak, küçük yaşta anne olan kahramanımızın evlatlık verdiği kızına yazdığı mektupları, hayatını ve biraz romantizm içeriyor.

Kitapla kalın :)

“Küçük şeyler beni eğlendirirdi. Bu iyi bir şeydi; çünkü hayatımda küçük şeyler büyüklerinden daha fazla yer tutardı.”

“Herkesin hayatında kendisinin en iyi yönlerini görebilen bir arkadaşı olmalıydı. Kusurlarını fark etmeyen, fark etse bile görmezden gelen birisi.”

“…bazen zıt kutuplar birbirini çekebilir. Ve bazen bir şeyin zor olması, onun denemeye değmeyeceğini göstermez.”

20 Mayıs 2019 Pazartesi

ADALARI SEVEN ADAM - D.H. LAWRENCE


33
K Kitaplığı
Çeviri: Celal Üster
37 sayfa

“Adaları seven bir adam vardı. Bir adada doğmuştu, ama çok kalabalık olduğu için oradan hoşlanmıyordu. Onun istediği, tümüyle kendisinin olacak bir adaydı: Orada ille de bir başına yaşaması gerekmiyordu, ama orayı kendi dünyası kılmalıydı.”

Kitabı daha önce duymamıştım, bu yüzden okumak planlarımın arasında yoktu. İnternette adını gördüm ve “Kesin okumalıyım ehe” dedim. Sonuçta adaları seven bir kızdım, bakalım erkek versiyonum nasılmış?

Adaları Seven Adam, kaçma-uzaklaşma duygusunu anlatan uzun bir öykü. İçerik olarak üç adadan oluşuyor. Efendilikten başlayıp yalnızlığa uzanan bu kaçış, nereye kadar sorusunu aklıma getiriyor. Nereye kadar kaçabiliriz? Kaçtığımız her yere kendimizi de götürüyoruz.

Konu açısından güzel olsa da okurken eksik bir şeyler olduğunu hissettim. Bunu da göze alarak, ilginizi çektiyse şans verebilirsiniz.

Not: Sanıyorum ki kitabın basımı tükenmiş, bu nedenle ben e-book olarak okudum.

“Ada artık bir “dünya” değildi. Bir tür sığınaktı.”

“Uyumunu yitirmişti; artık bu dünyaya uymuyordu.”

“Doğanın güçlerini alt edemezsin.”



18 Mayıs 2019 Cumartesi

ŞEYTAN DİSKO - YAPRAK ÖZ

32
Yitik Ülke Yayınları
220 sayfa


Yaprak Öz adıyla Okuma Günlüğüm blogunun sahibi Eren sayesinde tanışmıştım. Ona yazarı seveceğimi hissediyorum diye yorum yapmıştım, o da neredeyse seveceğinden eminim demişti. Bunun üzerine Şeytan Disko’yu almıştım. Başlamam yine zaman aldı tahmin edebileceğiniz üzere :D

Şeytan Disko gerilim türünde, depresyonda olan kahramanımız Deniz’in birtakım görüler görmeye başlamasını ve bunun sırrını ortaya çıkarmaya çalışmasını konu alıyor. Harika mekanlarda geçiyor: Moda, Büyükada, Prag, Abant…

Kitabı çok beğendim. Merak uyandırıcı ve su gibi akıp gidiyor. Yerli yazarlardan böyle kitaplar okumak çok güzel. Filmi de çekilmeli bence. Üçüncü sınıf korku filmlerinden daha iyisini izlemeyi hak ediyoruz.



16 Mayıs 2019 Perşembe

Yaşamdan Kareler: Beyazıt Kulesi




Bugün yıllardır istediğim bir şeyi yaptık: Beyazıt Kulesi’ne çıktık! Olay tamamen tesadüfi olarak gelişti.

Haftaya finaller başladığı için hocalar dersleri genellikle erken bitiriyorlar. Arkadaşım ve ben de sonraki dersimizi beklerken önce bahçede vakit geçirdik. Sonra kantine gitmeye karar verdik. Beyazıt Kulesi’nin yanından geçerken "Biz niye hiç çıkamadık" diye söyleniyorduk. Tam kapısına vardığımızda "Deneyelim bakalım açık mı?" diyerek kapıyı zorladık. Açılmadı diye tam dönerken kapıdan güvenlik çıktı ve bizi kuleye aldı.



Kule sadece Perşembe günleri açıkmış ve rektörlüğe ismimizi yazdırmamız gerekiyormuş.

Beyazıt Kulesi, 180 basamaktan oluşuyor ve yangınları gözleyip haber vermek amacıyla 1749 yılında inşa edilmiş. Başlangıçta ahşapmış ve 1756 Cibali yangınında yanmış. 1826 da yeniden yapılmış ama yeniçeri ayaklanması sırasında tekrar yanmış. Üçüncü kez yapılışı Sultan II. Mahmut zamanında Senekerim Balyab mimarlığındaymış. Üç bölümden oluşur: Nöbet Katı, İşaret Katı, Sancak Katı.



Merdivenleri soluk soluğa çıktığımızda –basamaklar uzun boylulara göre yapılmış!- pencerelerden manzarayı görebileceğimiz bir alana ulaştık. Pencereleri açıp İstanbul’u izledik.



Bu alanın yukarısına çıkan merdivenleri de tırmandık ama maalesef ki kapı kilitliydi.

Fotoğraflarımızı çekip, İstanbul’u dinleyip kampüse geri döndük.


İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Orhan Veli



İstanbul hala çok güzel, sizce de öyle değil mi?

13 Mayıs 2019 Pazartesi

MANSFIELD PARK - JANE AUSTEN

31
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Ayşe Belma Dehni
629 sayfa


Jane Austen okumayı çok özlemişim! Kendine özgü dilini, nefis ironilerini ve dönemin İngiltere’sini…

Mansfield Park sanıyorum ki Gurur ve Önyargı ile Emma’nın ardından en keyif aldığım Jane kitabı. Bunda çevirinin de rolü yüksek. Ayrıca belirtmem gerekir ki kitabın son okumasını lise edebiyat öğretmenim Barış Özdemir yapmış. Kitap okumayı, okumayı öğrendiğimden beri severim ama edebiyatı bir alan olarak bana lise öğretmenlerim sevdirdi. Öğrenim hayatım boyunca en keyif aldığım derslerdi. (Liseyi özleyen bir blogger bırakayım buraya…)

Sevgili Jane, bu kitabında diğerlerine göre daha modern bir üslup kullanmış ve dönemin köle problemine küçük göndermelerde bulunmuş. Diğer eserlerinden de aşina olduğum burjuva aile hayatı yine önplanda. Tabii Mansfield Park’ın romantik bir roman olduğunu unutmamak gerek.

Bana kalırsa bu kitapta, Jane’in diğer kitaplarına göre ana karakterler daha sönüktü – daha güçsüz, daha ahlakçı, daha kuralcı… Çok sevdiğim bir karakter bulamadım kendime. Edmund belki… Fanny yerine kardeşi Susan’ı ana karakter olarak tercih ederdim.

Tahmin edebileceğiniz gibi Jane’in tarzı olarak kitabın giriş ve gelişme kısımları uzun, sonu ise oldukça hızlıydı. Keyifli bir okuma oldu benim için ama içimde yine de bir burukluk… Sevgili Jane’in tabiri caizse "asıl kitaplar"ını bitirmenin de üzüntüsü içindeyim. Neyse ki tekrar tekrar okumayı seviyorum!

“Bence insanların karşısındakinden çok şey beklediği, ama ona karşı en az dürüst olduğu tek alışveriş evliliktir.”

“Küçük terslikler ve hayal kırıklıkları her yerde var. Hepimiz hayattan pek çok şey umut ederiz. Ama mutluluk için kurduğu planların biri boş çıkarsa, insan denen yaratık hemen bir başkasına yönelir.”

“Zaten aşk bir kez başlamaya görsün, etrafındaki her şey onun beslenmesi için elinden geleni yapardı.”




10 Mayıs 2019 Cuma

Tiyatro: En Kısa Gecenin Rüyası



2016 yılında Cambridge Shakespeare Festival bünyesinde Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı izlemiştim. Kitabını da okumamın ardından, oyunu bir de Türkçe izlemeyi aklıma koymuştum. 2019’da bu isteğimi gerçekleştirmiş oldum! Ne demişler, geç olsun güç olmasın. :D

Moda Sahnesi’nde daha önce Shakespeare’den Hamlet’i izlemiştim ama modernleştirilmesinden çok hoşlanmamıştım. O yüzden En Kısa Gecenin Rüyası’na karşı temkinliydim.

Kaynak: https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/en-kisa-gecenin-ruyasi

Sonucu açıklıyorum size: Ba yıl dım! Bu sezon izlediğim en eğlenceli oyundu. Uyarlanmasına rağmen Shakespearevari havasını kaybetmeyip aynı zamanda bizim kültürümüzü de içinde barındıran bir yapım olmuş. Bir Shakespeare eseri nasıl Bergama köy oyunu oynanarak biter ve yadırganmaz? İzlemesem bunu anlamayabilirdim.

Basit bir dekorla güzel bir evren yaratılmış. Sadece oturduğumuz yerden, sahnenin kenarındaki kanepelere oturduklarında oyuncuları göremiyorduk.

Oyuncular demişken, Mert Fırat, Onur Ünsal, Melis Birkan, Beyza Şekerci… Özellikle de Mert Fırat çok iyiydi. Severim kendisini, biliyorsunuz.

Kaynak:https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/en-kisa-gecenin-ruyasi

Uyarlamada aşırı bulduğum yerler de oldu tabii ki… Köylü kumpanyasının şiveleri gibi, o sahneler daha kısa tutulabilirmiş. Shakespeare bu kadar yerelleştirilmeyebilirdi. Yine de dediğim gibi ben beğendim!

İzleyici kitlesine değinecek olursam, bu oyunda gerçekten rahatsız ediciydiler. Sahnenin dibinde oturan seyirci, gülünmeyecek yerlerde bile sesli kahkahalar atan, kıpırdanmalarıyla çok dikkat dağıtan biriydi. Çaprazımda oturan kız, ilk yarı boyunca instagramda gezinip, whatsapptan mesajlaştı. Telefonun ışığı aşırı rahatsız ediciydi. İkinci perdede bir seyirci bildiğiniz flashla fotoğraf çekti ve Timur Acar oyunun ortasında kendisini uyarmak zorunda kaldı: “Çekiyorsanız, en azından flash kullanmayın!”

Arkadaşım Emek çok güzel ifade etti durumu: “Hayvanlar alemi tiyatroya gitmiş bir tek ayının telefonu çalmış.” Tiyatro/sinema eğitimi şart azizim, şart!

Yazan: William Shakespeare
Çevirenler: Emine Ayhan-Aysun Şişik
Yöneten: Kemal Aydoğan
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Müzik: Can Güngör
Koreograf/Kondisyoner: Yeşim Coşkun
Afiş Tasarımı: Ethem Onur Bilgiç
Yönetmen Asistanları: Ferhat Asniya-Ahsen Özercan

Oynayanlar
Theseus-Oberon: Timur Acar
Hippolyta-Titania: Ezgi Coşkun
Lysander: Onur Ünsal
Demetrius: Mert Fırat
Hermia: Beyza Şekerci
Helena: Melis Birkan
Egeus-Peter Quince: Murat Tüzün
Philostrate-Puck: Alper Baytekin
Peri: Deniz Elmas
Nick Bottom: Caner Erdem
Francis Flute: Mert Şişmanlar
Tom Snout: Hasan Demirtaş
Snug: Alper Baytekin
Robin Starveling: Çağlar Yalçınkaya
Süre: 2 perde 145


6 Mayıs 2019 Pazartesi

SARIYAZ - MAHİR ÜNSAL ERİŞ

30
Can Yayınları
135 sayfa

Sarıyaz Mahir Ünsal Eriş’ten harika bir hikaye kitabı. Aynı olayı farklı insanların gözünden anlatan ve zaman zaman birbiriyle ilişkili 8 hikayeden oluşuyor.

Ben en çok, aslında Melih Cevdet Anday’ın anısı olan öyküyü sevdim, benim için etkileyiciydi.

Keyifle okudum.

Ayrıca kitabın kapak tasarımını da beğendiğimi belirtmeliyim. Okurken canım sürekli karpuz çekti. 

Kitaplı günler!

“Dünya hali böyledir, insan koyun koyuna yattığıyla bile aynı rüyayı göremez. Herkes kendi hesabına uyanır, herkes kendi kabusuna uyur.”



3 Mayıs 2019 Cuma

Yaşamdan Kareler: Büyükada Yeniden


Müjdemi isterim, Adalar sezonunu açtım! Adaya gitmek benim için mühim bir tutkudur.

Havalar ısınınca Cansu’yla gitmeye karar verdik. Kendisinin ilk seferi oldu. Bu da bana ilk kez adaya gittiğim zamanı anımsattı. Daha küçüktüm, Büyükada o zaman İstanbul’un küçük bir kopyası gibi değildi.


Ben Ada’dayken hissettiğim daha kültürlü, aydın havayı seviyordum. İzlediğim dizi ve filmlerden de etkilenmiş olmam muhtemel tabii ki. Adalar bozulan İstanbul’a rağmen eski günlerdeki seçkinliğini koruyor gibi geliyordu bana.


Üzülerek belirtiyorum ki Adalar popüler kültürün kurbanı olmuş veya olmak üzere. Hiç bu kadar kalabalığa rastlamamıştım. Sokaklar dopdolu, bisiklet kullanacak alan bile sıkıntılı ve Ada kokuyor. Bunların dışında bir yandan da atları gördükçe yüreğiniz burkuluyor.



Biz öncelikle Hatırla Sevgili evlerini ziyaret ettik: Con Paşa Köşkü ve Yalman Köşkü. Ardından internette bakımsızlıktan harabe haline geldiğini okuduğum Troçki köşküne bakmaya gittik. Hala zamana meydan okumaya çalışsa da yıkılmadan görmek istedik. Yıkılmadan kelimesi de üzüyor beni, gönül isterdi ki müze olarak kapılarını ziyaretçilere açsın.

Troçki Köşkü

Troçki’nin evinin adı aslında Sivastopol Köşkü. Mimar Konstandinos Dimadis tarafından yapılmış. Stalin’le olan mücadelesini kaybeden ve Rusya’dan sürgün edilen Troçki 1929-1933 yılları arasında Sivastopol Köşkü’nde yaşamış. Rus Devrim Tarihi ile otobiyografisini bu evde yazmış.

Troçki Köşkü

Ardından Aşıklar Tepesi’ne doğru yol aldık ve her yerin özelleşmesine, doğayı ücretlendirmemize sinirledik. Dilburnu Tabiat Parkı girişi 7 TL olmuş. Aşıklar Tepesi’nin fiyatını bilmesem de o da benzerdir. Aya Yorgi’ye tırmandık. Tepe sesimi alıp götürecek kadar rüzgarlıydı, sayesinde iletişimimi dumanla mı sağlasam diye düşünüyorum. :D


Kiliseye girerken sıra oluşmuştu, inanabiliyor musunuz? İçeriye girebildiğimizde kilise tıklım tıklımdı. Kapıya fotoğraf çekmenin yasak olduğunu belirten tabela asmalarına rağmen rahip sürekli uyarıda bulunmak zorunda kaldı. Sessiz olup saygı göstermeyi bilmeyenler de cabası! Bunları gördükçe gelin de eski Ada’yı özlemeyin…


Rum Yetimhanesi

Tepeden inince Büyükada Rum Yetimhanesi’ni de görmeden dönmeyelim dedik. Bu yapı beni her gidişimde etkiliyor. Bu sefer daha yıkılmış, daha kırgın ve daha kaderini kabullenmiş gibiydi.

Ada’da üzücü değişiklikler olsa da ben hala çok seviyorum. Her şeye rağmen güzel. Evleri, denize çıkan sokakları, kedileri…



O zaman kısadan hisse, Büyükada gibi olalım. Dışarıdan gelen etkilere rağmen kişiliğini ve güzelliğini koruyup, zamana karşı direnmeye çalışıyor. Örnek alınması gereken bir durum, sizce de öyle değil mi?


29 Nisan 2019 Pazartesi

NARNIA GÜNLÜKLERİ SERİSİ - C. S. LEWIS



Narnia Günlükleri serisini sonunda bitirdim! Hatırlarsanız, müzikaline gitmeden önce seriyi okumaya başlamıştım. Araya başka kitaplar da sokunca bitmesi zaman aldı.

Yazarımız C.S. Lewis yakın arkadaşı Tolkien’le birlikte 2. Dünya Savaşı’nı anlatma kararı almış. Böylece Narnia 1949 ve 1954 yıllarında kaleme alınmış.

Seride Türk kültüründen esintiler olduğunu biliyor muydunuz? Mesela kitaptaki Aslan’ın adının çeviri değil, orijinalinde de Aslan olması, Edmund’un Türk lokumu yemesi, Tash(Taş) diye bir karakterin varlığı…

Türk lokumunun seçilmesinin nedeni, yurtdışında kıvamının tutturulamaması ve savaşın getirdiği yokluk olarak açıklanmış.

Narnia Günlükleri’ni genel olarak sevmeme rağmen bana göre bile çocuksuydu. Aslında yaratılan dünya, imgeler güzel ama daha fazla betimleme, daha karmaşık olaylarla seri zenginleştirilmeliydi. Yazarın araya girip açıklama yapmasından da hoşlanmadım. Bu durum sizin hikayeye kapılmanızı önlüyor ve kitabın dışında hep bir okuyucu olarak kalıyorsunuz.

Garip de olsa, filmleri kitaplardan daha çok sevdim. Kitaplar fazla basitti.

Seriyi okurken aldığım küçük notları ve alıntıları bırakıyorum aşağıya.



23) Büyücünün Yeğeni / İlk kitap (136 sayfa): Narnia’nin nasıl kurulduğunu ve Cadı’nın Narnia’ya nasıl gittiğini anlatıyor. Evrenin şarkıyla kurulması aklıma Silmarillion’u getirdi.

“Ey Ademoğulları, size iyilik yapacak şeylere karşı nasıl da kendinizi kapatıyorsunuz!”

“Herkes istediğini elde eder; fakat bu her zaman hoşlarına gitmez.”

“Bir şey kötüye gitmeye başlarsa, bir süre için her şeyin daha da kötüye gittiğini görürsünüz; fakat o şey yeniden iyi gitmeye başladığında genellikle her şey çok daha iyi olur.”

24) Aslan, Cadı ve Dolap / İkinci kitap (126 sayfa): Asıl bildiğimiz macera bu kitapla başladı. Peter, Susan, Lucy ve Edmund Narnia’yı keşfettiler.

“Gerçeklik nereden baktığına bağlıdır.”

25) At ve Çocuk / Üçüncü kitap (149 sayfa): Denizde bulunan bir köle çocuğu anlatıyor. Ana dörtlümüz arka planda.

“Asla canınıza kıymayın. Çünkü yaşarsanız şansınız açılabilir. Oysa bütün ölüler birbirine benzer.”

“Çünkü kral olmak şu demektir: Her umutsuz saldırıda en önde olmak ve her umutsuz geri çekilişte en arkada olmaktır. Ve ülkede açlık olduğunda (kötü geçen yıllarda arada bir olacağı gibi), iyi giysiler giyip fakir bir sofrada, ülkedeki herhangi bir adamdan daha yüksek sesle gülmektir.”

26) Prens Caspian / Dördüncü kitap (150 sayfa): Bu kitap ve sonrasındakiler benim için biraz hüzünlü.

27) Şafak Yıldızının Yolcuğu / Beşinci kitap (163 sayfa): Deniz yolculuklarını sevenler, keyif alacaktır. Uzun bir yolculuk kitabı.

28) Gümüş Sandalye / Altıncı kitap (153 sayfa): Ana kahramanlarımız tamamen değiştiğinden tereddütle okudum, fena değildi ama ilk dörtlü benim için daha özel.

29) Son Savaş / Yedinci kitap (135 sayfa): Platon’a bağlanması güzeldi.

🌸🌸🌸

Kitaplı ve büyülü günler dilerim! Hayal gücümüzü kaybetmeyelim, belki bir gün biz de dolabımızdan başka bir dünyaya geçebiliriz!



27 Nisan 2019 Cumartesi

KARA YARISI - MAHİR ÜNSAL ERİŞ


22
Can Yayınları
139 sayfa


Mahir Ünsal Eriş’ten okuduğum üçüncü kitap.

Daha önce yayınlanmış öykülerini de içeren 17 hikayenin derlemesi olan Kara Yarısı, yazarın dili sayesinde bir çırpıda okunabiliyor.

Size daha önce de bahsetmiştim, hikayeden ziyade romanı daha çok severim çünkü hikayeler bana yarım kalmışlık hissi veriyor ya da çok çabuk bittiği için tadı damağımda kalıyor. Bir hikaye bittiğinde de yenisine geçmeden ara verme isteği hissediyorum. Kara Yarısı’nda da bunu yaşadım.

Yazarın kalemini sevdiğim için kitabı beğendim ama favorim hala Olduğu Kadar Güzeldik isimli eseri…

“İnsan memleketini ilk terk edişinde artık hiç bilmediği bir yere ait olmaya başlıyor ve zihnen dönemiyor bir daha yuvaya. Aklı hep o başka, o neresi olduğu belli olmayan ama nerede olunsa özlenen meçhul yerde kalıyor.”

“Ankara’yı sevmek, şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir.”



25 Nisan 2019 Perşembe

Tiyatro: Bernarda Alba'nın Evi


Eskişehir’e gelmeden önce, Bilge’yle tiyatroya da gitmeye karar verdik ve sadece Bernarda Alba’nın Evi’ne bilet bulabildik.

20 Nisan gecesi Eskişehir Şehir Tiyatroları kapsamında oyunu izledik.

Dram olan oyunumuz, Bernarda Alba’nın kocasının ölümü üzerine yas sürecine girip, kızlarını ve kendisini eve kapatmasını anlatıyor. Dört kız evden dışarı çıkamazlar ve ev bir hapishaneye dönüşür. Despot bir annenin, erkek yüzü görmeyen genç kızların, baskının hikayesi bu.


Oyuncular çok iyiydiler ve dekoru da beğendim. Kasvetli havayı izleyiciye verdiğini düşünüyorum.  Sadece dört kızın kıyafetlerinde ayırt edici detaylar olsa daha iyi olurdu. Birbirleriyle karıştırmamak mümkün değil –belki sahnenin dibinde oturuyorsanız bir ihtimal. (Başlarındaki aksesuarları da sürekli taksalar olurdu.)

Türü dram olmasına rağmen, ben üzülmekten çok gerildim. Ayrıca tek perde olması da tam kıvamındaydı, daha uzun olsa sıkıcı olabilirdi.



Sonuç olarak, izlediğim enteresan oyunlardan biriydi.
Daha detaylı bir inceleme okumak isterseniz: tık

YAZAN: F.Garcia LORCA
ÇEVİREN: Turan OFLAZOĞLU
YÖNETEN: İpek ATAGÜN GEZENER
MÜZİK: Ekin ETİ
KOSTÜM TASARIM: Tülay KALE
IŞIK TASARIM: Mustafa KALA
HAREKET DÜZENİ: Aslı Güneş SÜMER
DEKOR REALİZASYON: Ahmet ERTAP
DRAMATURG: Sibel ARICAN
YÖNETMEN YRD.: Tolga TÜMER




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...