ayrıntı yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrıntı yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2019 Pazartesi

MANSFIELD PARK - JANE AUSTEN

31
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Ayşe Belma Dehni
629 sayfa


Jane Austen okumayı çok özlemişim! Kendine özgü dilini, nefis ironilerini ve dönemin İngiltere’sini…

Mansfield Park sanıyorum ki Gurur ve Önyargı ile Emma’nın ardından en keyif aldığım Jane kitabı. Bunda çevirinin de rolü yüksek. Ayrıca belirtmem gerekir ki kitabın son okumasını lise edebiyat öğretmenim Barış Özdemir yapmış. Kitap okumayı, okumayı öğrendiğimden beri severim ama edebiyatı bir alan olarak bana lise öğretmenlerim sevdirdi. Öğrenim hayatım boyunca en keyif aldığım derslerdi. (Liseyi özleyen bir blogger bırakayım buraya…)

Sevgili Jane, bu kitabında diğerlerine göre daha modern bir üslup kullanmış ve dönemin köle problemine küçük göndermelerde bulunmuş. Diğer eserlerinden de aşina olduğum burjuva aile hayatı yine önplanda. Tabii Mansfield Park’ın romantik bir roman olduğunu unutmamak gerek.

Bana kalırsa bu kitapta, Jane’in diğer kitaplarına göre ana karakterler daha sönüktü – daha güçsüz, daha ahlakçı, daha kuralcı… Çok sevdiğim bir karakter bulamadım kendime. Edmund belki… Fanny yerine kardeşi Susan’ı ana karakter olarak tercih ederdim.

Tahmin edebileceğiniz gibi Jane’in tarzı olarak kitabın giriş ve gelişme kısımları uzun, sonu ise oldukça hızlıydı. Keyifli bir okuma oldu benim için ama içimde yine de bir burukluk… Sevgili Jane’in tabiri caizse "asıl kitaplar"ını bitirmenin de üzüntüsü içindeyim. Neyse ki tekrar tekrar okumayı seviyorum!

“Bence insanların karşısındakinden çok şey beklediği, ama ona karşı en az dürüst olduğu tek alışveriş evliliktir.”

“Küçük terslikler ve hayal kırıklıkları her yerde var. Hepimiz hayattan pek çok şey umut ederiz. Ama mutluluk için kurduğu planların biri boş çıkarsa, insan denen yaratık hemen bir başkasına yönelir.”

“Zaten aşk bir kez başlamaya görsün, etrafındaki her şey onun beslenmesi için elinden geleni yapardı.”




7 Nisan 2019 Pazar

AKRABALAR - IVAN PANAYEV


18
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Duygu İkisivri
141 sayfa


Akrabalar kitabı gözüme çarpana kadar yazarın adını duymamıştım. Nasıl bilmiyorum diye kendi kendime söylenirken önsözün ilk cümlesini okudum: “Bugün İ.İ. Panayev’in adı daha çok edebiyat tarihçileri ve dergicilik uzmanlarınca bilinir.”

Panayev, 1812 yılında köklü, kültürlü ve soylu bir ailede dünyaya gelmiş. Romantik bir tutumla başlayan edebiyat hayatının devamında gerçekçiliğe yönelmiş. Çeşitli dergilerde çalışmış ve çağdaşlarına göre (Saltıkov-Şçedrin, Çernişevski, Hertsen vs.) yapıtları herkes tarafından bilinir hale gelmiş.

Akrabalar da ise 19. yüzyıl Rusya’sının kırsalında yaşayan toprak sahipleri ve Avrupa görmüş daha “aydın” kesim anlatılıyor. Kahramanlardan Grigori Alekseiç dönemin “gereksiz insan” kavramının vücut bulmuş hali.

Kim bu gereksiz insan? Duygu İkisivri’nin sonsözüne göz atacak olursak: “Gereksiz insan ifadesi, 19. yüzyıl başlarındaki Rus toplumsal yaşamın doğurduğu bir tipi tanımlar. …soyluların genç temsilcisidir. Rus kültüründen uzak bir şekilde, farklı Avrupa ekolleri ile eğitim alır. Edebiyat, felsefe ve Avrupa dilleri ile ilgilenir. Birey, toplum, aşk, eylem, inanç gibi temel yaşam konuları üzerine düşünür. Ancak çok büyük çelişkilere düşer. Bu çelişkileri yaşamında eylem haline getirip çözememe sorunu yaşar. … Gereksiz insan aşka karşı bile yeteneksizdir.”

Grigori Alekseiç’in kararsızlıklarını ve sürekli başka şeyden etkilenerek fikir değiştirmesini aşırı bulsam da, bazı gel-gitlerini anlayabiliyorum. Panayev’in Alekseiç’in karşısına koyduğu karakter Mihaylıç’ın da farklı negatif yönleri vardı bence. Gereksizin karşıtı olması gereken insansa, bu kavramı karşıladığını düşünmüyorum.
  
“Gereksiz insan” kavramını Türk edebiyatında özellikle Tanzimat dönemi romanlarında da görmek mümkün.

Rus klasiklerini sevmeme rağmen uzun zamandır okumadığımdan dolayı Akrabalar benim için keyifli bir okuma oldu. Kesinlikle okunmalı diyemiyorum, ilginiz varsa bir seçenek olabilir.

“İrademiz her zaman eylemle çelişiyor. Hepimiz boş ve pek önemsiz hayalcileriz. Hiçbir şeye yeteneğimiz yok.”

“Asla sevmemiş bir insan, yüzyıl yaşasa bile yaşadığını söyleme hakkına sahip değildir!”



26 Haziran 2018 Salı

SON MEKTUP - ANDRE GORZ


32
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Alev Özgüner
61 sayfa


Beşiktaş Kırmızı Kedi’de gezerken Son Mektup / Bir Aşk Hikayesi dikkatimi çekti. Yazarı daha önce okumamıştım. Kitabın başında Dorine ile olan fotoğrafları da almamda etkili oldu tabii. Çok mutlu görünüyorlardı.

Andre Gorz, marksizmi varoluşçu bir yaklaşımla benimseyen, Jean Paul Sartre’ın çevresinde oluşan ekibin içinde yer alan, “vazgeçilmez” gördüğü eşine aşık bir yazar.

Son Mektup’ta Dorine ile tanışmalarından başlayarak, seksen iki yaşına kadar olanlardan bahsediyor. Hayatını, düşüncelerini ve eserlerini anlatıyor.

Son Mektup 21 Mart – 6 Haziran 2006’da yazılmış. Andre ve Dorine hayatta olduğu gibi ölümde de ayrılmama arzusuyla, birlikte ölmeyi tercih ederek, 24 Eylül 2007’de hayata veda etmişler.

Etkileyici, değil mi?




“Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hala güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden.”

“İstediğimiz kadar alabildiğine farklı olalım, doğuştan gelen bir tür yara gibi temel bir ortak yanımız olduğunu hissediyordum.”

“Yazarın asıl amacı yazdığı şey değildir. Asıl amacı yazmaktır. Yazmak, yani insanın, gerekirse, edebi birikim yapmak üzere dünyadan ve kendinden uzaklaşması.”

“Hiçbir şey olmama isteği her şey olma isteğiyle karışır.”



31 Mayıs 2018 Perşembe

ÖLÜYORDUM, GEÇERKEN UĞRADIM - CAN GÜRSES


28
Ayrıntı Yayınları
477 sayfa


Yazarın En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın kitabını sevince, hemen bir tane daha okuyayım dedim. Ölüyordum, Geçerken Uğradım’ın adına ve kapağına tutuldum, aldım.

Kitap, aşıkların bir günü on yıla bedeldir düşüncesinden yola çıkılarak yazılmış. Kapakla birleşince büyük bir beklenti yaratıyor haliyle.

Başladım. Münzevi Nafiz’in geçmişten gelen dili italik, Mahur’un günümüze yakın dili ise düz yazılmış. Buraya kadar güzel. Sonra bir günde on yıl geçtiğini anlatmak için yazar aralara sürekli siyasi olaylar katmış. Romantik olması gereken bir kitabın içinde akşam haberleri gibi bu olaylar öyle bir sırıtmış ki… "Siyasi olaylar" bile ne işimiz var bu romantik konuşmanın içinde deyip çekip gideceklermiş gibiydi.

Freud’un “Aşk ilişkisi doruk noktalarındayken çevreye ilgi duymaya mahal kalmaz, bir çift aşık birbirine yeter de artar bile.” sözünü anımsattı roman bana. 100 yılın siyasi olaylarını vermeden de bu duyguyu verebilirdi yazar diye düşünüyorum.

477 sayfa olması ise, yazarın tekrarlamasına neden olmuş. Aynı duygular, aynı düşünceler…

Kitabın 416. sayfasında “İyi bir sanat eseri de her şeyi birden anlatmalı ama böyle yaptığını belli etmemeli.” sözü geçiyor. Belki yazar bunu yapmaya çalıştı ama olmamıştı. 

Eleştirilerim dışında, yazarın dili hoşuma gidiyor hala. Nafiz karakterini de sevdim. İşaretlediğim çok cümle oldu. 

Sadece olumlu yönlerine odaklanıp okurum derseniz, keyifli okumalar :)

“Kitap, bakılan veyahut alıntılarından bilinen bir nesne değildi o zamanlar; kitap okunan bir özneydi.”

“Ben her şeyden bir haber hayatı seviyordum çünkü sevdiğim adam beni seviyordu.”

“Zira kaybetme korkusu, kaybetmenin kendisinden bile kuvvetlidir.”

“Yanmadan ışık olunmuyordu. Acı çekmeden göz bilenmiyordu. Derler ya insanın neresi acısa canı orada atar. Demek insan, ona acı vereni canı sayar.”

“Dünyaya geldiğine minnet duyan, er geç dünyada olduğundan cinnet geçirir.”

“Kurgu olmasaydı dünyaya nasıl tahammül edilirdi? Kadere karşı koymanın tek yolu, hayatı kurgulamaktan geçiyordu.”

“’Olmasaydın ne yapardım’ diyebileceğiniz bir tane bile kişi varsa hayatınızda hiçbir şeyden korkmamalısınız.”

“Dünya mutsuz yetişkinlerin birbirlerine mutluymuş gibi davranabilmek için olmayan paralarını harcayıp tanımadıkları başkalarına borçlandıkları bir alan razı satan razı karabasanına dönüşmüştü.”



3 Mart 2017 Cuma

16) PALTO - NIKOLAY V. GOGOL

ayrıntı yayınları, kağıt salıncak

Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Aslı Takanay
91 sayfa


Geçenlerde Kero’yla sohbet ederken, konu öğretmeninin hazırladığı kitap listesine gelmişti. Palto’yu okuduğundan bahsetti ve hikayeyi de anlattı.

Aradan bir buçuk ay gibi bir süre geçti. Tutunamayanlar’a başladım, Başmaçkin ismiyle karşılaştım. Bakınız sayfa 57: “Beni kızdırma! Başmaçkin ve Çiçikov derim sonra; kendine gelemezsin. Seni Dostoyevski bile kurtaramaz.”

“Eee Elif” dedim kendi kendime “madem fırsatın var, tanış Basmaçkin’le!” Kero’dan Palto’yu aldım. Sonunu da unutmuşum, keyifle başladım. Önsözü okurken ne oldu dersiniz? Sonunu öğrendim! Neden önsözde kitabın sonundan bahsedilir ki? Neyse, eğer Ayrıntı’dan tercih edecekseniz, önsözü de hikayeden sonra okuyun.

Akakiy Akakiyeviç’le tanışınca, neden Tutunamayanlar’da yer aldığını da anladım. Kendisi sıradan bir memur, ‘küçük insan’lardan.

Palto, Rusya’nın bürokratik yapısına da tanık olabileceğimiz kısa bir kitap ama beni çok etkiledi. Basmaçkin herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir karakter.

Ayrıntı Yayınları son söz olarak Belinski’nin Gogol’e Mektup’unu vermiş. –Tutunamayanlar’da bundan da bahsediliyor.- Belinski bu mektubu Gogol’ün Dostlarla Mektuplaşmalardan Seçilmiş Parçalar kitabı üzerine yazıyor. Gogol burada diğer eserlerindeki düşüncelerini umursamayarak Ortodoksluğu ve Çarlık düzenini ön plana çıkarmış. (bknz:sonsöz)

Palto, okumak için biraz gecikmiş olsam da sevdiğim bir eser oldu. İyi okumalar dilerim.


“’Bırakın beni! Neden bana böyle eziyet ediyorsunuz?’ (…) Hayatı boyunca bu sahne gözünün önüne geldikçe, genç adam elleriyle yüzünü kapatıp insan denilen varlığın ne kadar acımasız olabildiğini; ince, kültürlü, terbiyeli kişilerde, (Tanrım!) hatta toplum tarafından asil ve şerefli insanlar olarak kabul görmüş kişilerde bile ne kadar gaddarca bir yan olabildiği gerçeğini gördükçe, derinden sarsıldı.” /28


16 Mart 2016 Çarşamba

25) GÖĞÜ DELEN ADAM - ERICH SCHEURMANN

Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Levent Tayla
110 sayfa

Göğü Delen Adam’ı Kitap Eylemi bana sürekli öneriyordu. Her sipariş verişimde hatırlatıyordu ama temin süresi uzunluğu nedeniyle erteliyordum.

Derken, geçen gün Utopia’dan girip Emma Goldman’dan çıktığımız konuşmada, al oku diye elime verdi. O gece başladım, ertesi gün bitti.

Göğü Delen Adam, papalagi demek. Papalagi ise beyazlar ya da yabancılar anlamına geliyor. Yani… biziz.

Kitap, bir yerlinin gözünden modern dünyayı görmemizi sağlıyor. Her açıdan beyaz insanı inceliyor: kıyafetleri, inançları, yaşamı…

Evlerimizi ve kıyafetleri anlatması oldukça ilginçti. Nasıl anlattığını söylemeyeceğim, orası size kalsın. :D

Kitapta çok doğru tespitler var ve bunlar insanı hayatı sorgulamaya itiyor. Eh sorgulamak da mutsuzluk getiriyor biliyorsunuz…

Bu arada kitap hakkında tartışmalar olmuş, kurgu mu yoksa gerçek mi diye. Bence yanlış noktaya odaklanmışlar. Keşke konunun özüne de inebilselermiş. :D

Eğer mutsuzluğa hazırım diyorsanız, kesinlikle okuyun diyorum ben de!  Hayatımıza bir de farklı bakış açısıyla bakın…
 “… beyaz adamın gerçek tanrısı kendisinin “para” adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kağıttan başka bir şey değildir.” 

“Bir hedefe hızlı varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır.”