8 Mart 2016 Salı

21) EN GÜZEL AŞK HİKAYEMİZ- MARİO LEVİ

Doğan Kitap
194 sayfa

En Güzel Aşk Hikayemiz ilk Mario Levi kitabım… Yazardan herkes övgüyle bahsediyordu ve ben de merak ediyordum.

Yazara biraz değinecek olursak, Mario Levi 1957’de İstanbul’da doğmuş. İstanbul Üniversitesi’ni bitirerek hayata atılmış. (Belki de aynı yollarda yürümüşüzdür :D) 1986’da ‘Jacques Brel: Bir Yalnız Adam’ kitabını yazmış. Bu yazarın ilk eseridir.

Kitabımıza dönersek, 1992 yılında yayınlanan En Güzel Aşk Hikayemiz yazarın ilk romanı olma özelliğini taşır.

En Güzel Aşk Hikayemiz’de kahramanların iç dünyasını okuyoruz ve sevgiliyi arıyoruz. Ama ben, üzülerek belirtiyorum ki arama konusunda başarılı olamadım. Kitabı defalarca elime aldım, birkaç sayfa okudum, devamını getiremedim. Yeni kitaplara başladım, beraber okursam daha hızlı gider sandım. Olmadı. Romantik havamda değilim sanırım dedim, Genç Werther’in Acıları’na başladım. Duygusallıkta tavan yaptıktan sonra tekrar denedim, yine olmadı.

En sonunda kitabı okula giderken tramvayda okurum diyerek çantama attım ve bitirdim.

Benim zorlanarak okuduğuma bakmayın çünkü Mario Levi çok sevilen bir yazar. Belki de benim En Güzel Aşk Hikayemiz’i okuma zamanım henüz gelmemişti…


“Yaşamak, daha çok yaşamak ve anlamak gerekiyordu…”
“Haklı olabilirsiniz. Ama düşünün bir kere, bizlere ne kaldı ki artık, bir uzun şiiri aramaktan ya da umarsızlığı küçük de olsa bir bir umuda, bölük pörçük bir sevinçler toplamına dönüştürme çabasından başka?”

“Bir tümcede, bir sözcükte ya da bir olasılıkta gizleniyor olabilirdi ne de olsa bir benzerimiz.”

“Buralara nasıl geldik, neden o eski hikayelerle yetinemedik, hangi insanların, yanlış yorum ve aldanmaların kurbanı olduk ama? Kimi sözcüklerin karşısında neden bu kadar güçsüzdük?”



6 Mart 2016 Pazar

20) GENÇ WERTHER'İN ACILARI - GOETHE

Sosyal Yayınları
Çeviri: Arif Gelen
169 sayfa

Bazı kitaplar aşkı anlatır bazıları ise yaşatır. İlk bakışmada eliniz titrer, kalp ritminiz hızlanır ve bir bakmışsınız ki kitabın içindesiniz. Bekliyorsunuz, umut ediyorsunuz ve seviyorsunuz! İmkansızı hissediyorsunuz.

Kendi hayatınıza döndüğünüzde, o aşk çok ütopik geliyor. Kimse, kimseyi böyle sevemez değil mi? Günümüzde iki mesaj arasındaki zamanda aşk bitiyor. Gözyaşları bir günde siliniyor, yeni sevdalara yelken açılıyor.

Kitaba devam ettiğinizde,
Lotte’ye mektuplar yazıyorsunuz. Cevapları günlerce, haftalarca bekliyorsunuz. Beklemek aşkı arttırır mı? Onu görmek için çıldırıyorsunuz.

Kitap boyunca bunları Genç Werther’le birlikte yaşadım. Böyle kitaplar okuyunca, günümüzde aşk denilen duygunun olmadığına dair inancım kökleniyor.

Genç Werther’in Acıları mektup tarzında yazılan romanların ilk örneklerindendir. Goethe bu kitabı kendi gençlik aşkından etkilenip yazmış.

Mektup türüne bayıldığımı daha önce söylemiş miydim? Werther’in ince, duygulu mektuplarına hayran kaldım! Belki de bu şekilde yazılmasa beni bu kadar etkilemezdi…

Sonuç olarak, henüz okumamışsanız, okuyun efendim J Werther’i seveceksiniz.


“Ama nasıl oluyor da, insan kendinden şikayet edebiliyor?”

“İnsanoğlu nereye gitsen hep aynı.”

“Beni seviyor! Kendi gözümde değerim ne kadar arttı! O beni seveli -bunu sana söyleyebilirim, bunu sen anlarsın- kendime karşı sevgim ne kadar arttı!”

“O, benim için kutsaldır. Onun karşısında bütün kötü niyetler susar. Onun yanında olduğum zaman bana ne oluyor, bilmem. Sanki ruhum kabına sığmıyor, taşıyor.”

“…hayatın çiçekleri hayalden başka bir şey değil.”

“Akılsızlar, yerin asla önemli olmadığını, en önde oturanın başrolü pek seyrek oynadığını anlamazlar. Bazı kralları bakanlar, bakanları da sekreterleri yönetir. Böyle olunca başroldeki kimdir? Bence, başkalarını alt eden, başkalarının gücünü ve zayıf taraflarını kendi planlarını gerçekleştirmek için kullanacak kadar kuvvetli veya kurnaz olan kimsedir.”


“Evet doğru, ben sadece bir gezginci, başıboş dolaşan bir kişiyim bu dünyada. Peki, siz benden başka türlü müsünüz?”


4 Mart 2016 Cuma

19) YABANCI - DIANA GABALDON


Epsilon Yayıncılık
Çeviri: Seden Gürel
752 sayfa

Outlander’ı bilir misiniz? Kendisi tarih, fantastik ve aşkı harmanlamış bir dizi. Kendisini keşfettiğimde 6 bölümü yayınlanmıştı. İlk bölümüyle kendini bana sevdirdi çünkü dönemin İskoçya’sında geçiyor. Bir de başrollerden Sam Heughan yakışıklı şimdi, göz var izan* var :D (*Ben hep nizam sanıyordum, doğrusunu da öğrenmiş oldum :D)

İşte bu dizi, Diana Gabaldon’un serisinden uyarlanarak çekilmiş. Outlander’ın ilerleyen bölümlerini izlerken araştırmak aklıma geldi ve öğrendim. Okurum falan dedim aradan bir buçuk yıl geçti anca okudum :D

Kitabın ilk 100-150 sayfasını beğenerek okudum, dizinin ilk bölümlerini sevmem gibi.

Ana karakterimiz Claire 1945’te yaşayan bir hemşire lakin zaman içinde bir yolculuktan sonra kendini 1743’de buluyor. Buraya kadar tamam. Sonra kitabın elle tutulacak yeri kalmıyor. İlginç olabilecek bir konu nasıl itici hale getirilir?

Claire 1945’de evliyken, 1743’de de evleniyor. Zorunluluk diyebilirsiniz ama hoşlanıyor mu? Kendisi de itiraf ediyor ki Jamie dikkatini çeken bir erkek.

Eh, bu durumda bir nolu kocayı aldatmış olmuyor mu? Kitap boyunca bunun çelişkisini kafasında taşıyor ama yine de Jamie ile çok mutlu. Dövülüyor, kızıyor ama sonra ‘Jamie beni dövmekte haklı’ diyor. Nedir bu? Şiddet nasıl aklanabilir?

Bir de tecavüz olaylarımız var tabii. Kadına kocası ediyor, kocasına da komutan… “Her tarafım morardı ama seviyorum” diyen Claire’den mi tutacaksınız yoksa “Depresyondayım ama biraz da güzeldi” diyen kocasından mı? Elle tutulacak neresi var?

Bunları spoiler diye düşünmeyin çünkü kitapta ana hikayenin yanında çok fazla olay var. Anlattıklarım %10 bile etmez.

Kitabı okuduktan sonra kendime “Diziyi nasıl sevdin sen ya? Aynı olaylar dizide de oldu.” diye sordum. Dizide çok derine inilmediğini düşünüyorum ya da ben sadece Sam Heughan’a odaklanmış olabilirim. Tabii İskoçya’nın mekan olarak görsel şölen sunması da beğenmeme katkıda bulundu.

Yabancı’ya dönersek… Seri sekiz kitaplıkmış ama devamını getirmeyi düşünmüyorum. Güzel olabilecek bir konuyu harcamış yazar ona üzülüyorum.

Outlander’ı ise izlemeye devam edeceğim… Sam oynadığı sürece. :D
“Senin için hayatımı riske attım, hırsızlık ve kundakçılık yaptım ve seni kurtarmak için birini öldürdüm. Bunların karşılığında bana garip isimler taktın, bana hakaret ettin, hayalarımı tekmeledin ve yüzümü tırmaladın. Seni dövdüm ve sana hayatım boyunca başıma gelmiş olan en kötü şeyleri anlattım ve sen bana beni sevdiğini söyledin.” der Jamie Claire’e. Yazdıklarımın kısa bir özeti değil mi?

“İnsanlar hiçbir zaman romantizmin altında neler yattığını düşünmez. Zamanla şekil değiştirmiş trajedi ve terör. Bunu anlatırken biraz süsleyip sanat yapmayı başarırsan al sana mükemmel bir romantizm!” 



2 Mart 2016 Çarşamba

Yaşamdan Kareler / HeybeliAda

Hoşçakal Kınalı Ada! Biz Heybeli'ye devam edeceğiz!

İstanbul’da yaşayanlar bilir, adalar kalabalıktan kurtulmak için iyi bir kaçış yoludur. İnsanlara çarpmadan yürüyemediğin şehirden uzaklaşıp, nefes alabileceğin yemyeşil bir dünyaya geçersin.




Liseden beri, beraber adalara gitme planları yapardık arkadaşımla. Bugün bunu gerçekleştirdik. Benim gitmediğim iki ada vardı: Heybeli ve Kınalı. Heybeli’yi tercih edip, Kabataş’tan vapura bindik.



Martıları besleyerek, güzel bir yolculuk geçirdik. Ama ada martılarının acemi olduğunu belirtmekte fayda var. Havada kapmayı başaramıyorlar. Kadıköy civarındakiler oooo, bizi bile yemişlerdi. :D



Vapurda belirlediğimiz rotamıza göre ilk durağımız sanatoryum olacaktı lakin indiğimizde bir rehberle karşılaştık. Bize adanın haritasını verdi ve Ruhban Okulu’nu üçe kadar gezebileceğimizi söyledi. Biz de önceliğimizi değiştirip düştük yollara.




‘Yeşil panjurlu hangi evin oradan döneceğiz?’ vs. derken, bisikletçileri fark etmeden geçtik. Tabanvay sistem yine iş başındaydı! :D



20 dakikalık tırmanmanın ardından Özel Rum Lisesi yani Ruhban Okulu’na vardık. Bahçesi muazzam, oldukça bakımlı. Böyle okulumuz vardı da biz mi gitmedik? :D


İçine girdik lakin sadece birinci kat gezilmek için açıktı. Merdivenlerin önünü kapamışlar. Giriş sağ ve sol koridor olmak üzere ikiye ayrılıyor. Biz de bakınırken, sol tarafa yöneldik. Tüm sınıfların kapıları kapalı, camlardan biraz görülebiliyor. Ben bir kapıyı açıp içeri girdim. Ama tahtalar o kadar gıcırdıyor ki acaba görevlilerin bizi fark etmesini sağlayan bu mu oldu, bilemedim. Kapının ardında oldukça tarihi bir sınıf bizi karşıladı. Tam incelerken ne oldu dersiniz? Görevliler geldi. :D Bu tarafta da gezmek yasakmış, temizlik yapılıyor diye kapıya asık bant kaldırılmış.

Yasaklı sınıf 

Biz de oldukça atarlı bir biçimde karşı koridora geçtik ve ta daa tüm kapıların üstüne asma kilit asmışlar. Sadece koridorda bakınarak yürüdük.



Okulun içini görememekten kaynaklanan bir hüsran olsa da, bahçesi için tırmanmaya değerdi. Bahçenin arka tarafında keçi, eşek, koyun gibi hayvanlar da besleniyor.



Okuldan ayrılıp İsmet İnönü’nün evi için yola koyulduk. Yürüdük, yürüdük ve haritayla bulamayacağımıza karar kıldık, arkadaşım navigasyonunu açarken ben de marangoz amcaya sormaya gittim.



Amca yol tarifi vermeden önce, benle biraz lafladı. Eskişehirliler ile Trakyalıların iyi geçinmesi açısından bir bağ kurduk. :D Ada’ya taşınma hikayesinden sonra, İstanbul’un hangi semtinde oturduğumu sordu. Söyledim.
-   Oooo, çok kalabalıkmış, tramvay derdi falan… Nasıl yaşayabiliyorsunuz?
-   Yaşayamıyoruz.

İsmet İnönü'nün Evi

Amcayla vedalaştıktan sonra, İsmet İnönü’nün evini bulduk. 100 metre daha yürüsek önündeymişiz. :D Tadilat nedeniyle kapalıydı.

Hüseyin Rahmi'nin Evi

Sonraki durağımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evi oldu. Çamlığın ortasında oldukça güzel bir yerdeydi. AMA… Yıkılacak gibiydi. Bakımsızlıktan inim inim inliyordu.


Ardından sanatoryuma gidip, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını unutup gezimizi sonlandırmayı düşündük. Sorun şuydu ki, -yer yön bilgisi ve harita okuma kabiliyeti olmayan- benim elimde bir kroki vardı. Kaçınılmaz sonuç olarak yanlış yola girdik. :D Alp Görüngen Yolu’nda kendimizi bulduk.


Bu hat faytonların büyük tur güzergâhıymış. Ada çok kalabalık olmadığı için bu yol oldukça ıssızdı.


Hatamın olumlu getirisi olarak Terki Dünya Manastırı’na da uğradık ama bahçesinde çoraplar asıktı. Tarihi ibadet yerinden çok, eve benziyordu.


Çamaşırlar görünmesin diye çabalayan fotoğraf :D


Çam Limanı Koyu’na geldiğimizde peşimize dört tane köpek takıldı. Kedi insanı olduğumu biliyorsunuz, bu yüzden başta bu dörtlüden korktum hatta birinin dişlerinin kanlı olduğunu sandım. Oysaki sadece kendi hayal gücümmüş. :D


Çam Limanı Koyu


-Merve* yakında sadece kemiklerimiz kalacak, sen hala fotoğraf çekiyorsun! *Merve = liseden arkadaşım

Birinci sanatoryum binasına kadar her şey güzeldi. Bize eşlik ediyorlar, beraber yürüyoruz. Birinci sanatoryuma geldiğimizde, binanın kapısının yakınlarında başka bir köpek yatıyordu. Bizimkilere hırlamaya başlamasın mı? Kesin köpek kavgasının ortasında kalacağız düşüncesi kafamızda yeşerdi. :D




Bir şekilde aralarından geçip, peşimizdeki dörtlüyle ikinci sanatoryuma doğru yürümeye başladık. Bir sürpriz daha! Askeriyenin köpekleri! Neyseki oradan da sağ çıktık. :D

Sanatoryum

Vapur iskelesine vardığımızda pestilimiz çıkmıştı ama mutluyduk. Köpek maması olmamıştık. :D


Vapuru 5 dakikayla kaçırınca, Aya Nikola Kilisesi’ne de uğradık.




Bulduğumuz her kediyi besledik –hatta bizim dörtlü peşimizdeyken bile!- :D

Duyan duymayana söylesin, mama partisi yapıyoruz miyav!

18.30 vapuruna bindik ve dönüşe geçtik. Sarp Apak'da bizimle aynı vapurdaydı. :D

Böylece çokça sevinçli, bir tutam korkulu, bir çimdik de aksiyonlu günümüzün sonuna geldik. Yakın zamanda yenisini tekrarlamak dileğiyle… Köpekli kısımlar hariç. :D 



29 Şubat 2016 Pazartesi

18) SİNEKLERİN TANRISI - WILLIAM GOLDING


İş Bankası Yayınları
Çeviri: Mina Urgan
261 sayfa

Sineklerin Tanrısı isim olarak ve olumlu yorumlarıyla dikkatimi çeken bir kitaptı. Sürekli okuyacağım diye düşünüp, yaklaşık bir yıldır erteliyordum, yani geç kaldığım eserlerden biri…

Kitabın esinlenildiği Mercan Adası küçükken çok sevdiğim kitaplardan biriydi. Şimdi ne kadarını hatırlıyorsun diye sorarsanız… Bence sormayın :D

Sineklerin Tanrısı, atom savaşı sırasında ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğu konu alıyor. Ne yapacaklar? Nasıl barınıp, karınlarını doyuracaklar? Düzen nasıl sağlanacak? Kitapta bu soruların cevaplarını buluyoruz.

Kitap boyunca çocukları neden sevmediğimi bir kez daha anladım. :D Hepimiz doğduğumuzdan beri içimizde bir kötülük taşıyoruz ve onunla savaşıyoruz. Artık o kadar sıradanlaşmış ki içimizdeki çatışmanın farkına bile varmıyoruz.

Kitabın çevirmenine de değinmeden geçemeyeceğim. Hepimizin edebiyat dersinde adını duyduğumuz Mina Urgan! Kendisi çevirileriyle ve Bir Dinozurun Anıları, Bir Dinozorun Gezileri kitaplarıyla ön plana çıkar.

Siz, siz olun kitabı benim kadar ertelemeyin. Bolu’nun pazarı geçmeden, William Golding’in alegorik eserini okuyun. J

“Ayrı ayrı yaşantıları, ayrı ayrı duyguları olan iki kıta gibiydiler; bir ilişki kurulamıyordu aralarında.”

“Yani korku sizlere zarar vermez, düşlerin zarar veremediği gibi.”

27 Şubat 2016 Cumartesi

17) EJDERİN TUTKUSU - G.A. AIKEN

Ephesus Yayınları
Çeviri: Özge Nur Küskün
500 sayfa

Ejderin Tutkusu, Dragon Kin serisinin üçüncü kitabı… İlk ikisini uzun zaman önce okuyup, seriyi unutmuştum. Ta ki D&R’da başka bir kitabını görene dek. “Alayım da, şenlikle seri devam kategorisine koyarım” diyerekten kitabı benimsedim. Bilin bakalım ne oldu? Aldığım kitap serinin beşinci kitabıymış! Alkışlar bana :D Tabii sonra aradaki kitapları da tamamlamak zorunda kaldım.

Dragon Kin serisi ejder bir ailenin üyelerini anlatıyor. Her kitapta farklı bir kardeşi konu alıyor. Bu seferki talihlimiz Gwenvael’di. Kendisi ailenin oldukça çapkın bir ferdi…

Bir de Dagmar adında kızımız var, lakabı Canavar. Bilgili, yönetmekte yetenekli ve gözlük takıyor! Kendim de gözlük kullanıyorum diye demiyorum ama kızı sevdim. :D

Kitap hatta tüm seri, yetişkin-fantastik türünde… Ejderin Tutkusu’nda savaş ön plana çıksa da, geceleri unutmamak lazım. :D

Serinin güzel yanı çok kolay okunuyor olması. Kafa yormaya gerek yok, odaklanmak lüzumsuz. :D

Kapaklarına değinecek olursam, orijinallerine çok benzer tasarım seçmişler. Ama ben ilk kitabı(Ejderin Aşkı) hariç, diğerlerinin kapaklarını beğenmedim. Ejderha koysalar daha mantıklı olmaz mıydı?


Sonuç olarak, kitap çerez olarak güzel gidiyor. 

Kitaplı günler dilerim... J


26 Şubat 2016 Cuma

Film: The Stranger/ Zebani

Yönetmen: Guillermo Amoedo
2014, Şili
Gerilim, korku
93 dk

“Dın dını dın dını dınınınımmm”
Şeklinde çalan alarmıma uyandığımda saat sabahın altısıydı. Sürünerek kalkıp, okula gittim. Arkadaşlarla ön sırayı kapmışız, iktisat dersine oldukça hazırız. (Sabahın köründe ne kadar olabilirse artık!)
          

Tahmin edin, ne oldu? Hocamızın işi varmış, sadece bir saat işleyip bıraktı. :D Biz de sinemaya gidelim dedik. Aşk ve Gurur ve Zombiler’e –ne çok ve var- gidecektik ama ilk seanslar dublajmış. Bu yüzden rastgele bir korku filmine gitmeyi düşündük. Okula yakın olan sinemada istediğimiz tarza uyan tek film vardı: Zebani/ The Stranger. (2014 yapım lakin vizyona yeni girdi.)

Film sakin bir kasabada başlıyor. Gizemli bir adamın gelmesiyle yerini vahşete bırakıyor. Kulağa standart korku filmi konusu gibi gelmiyor mu? Klişelerle dolu ama yine de insanı ürperten…

Klişe kısmı doğru, kapı gıcırtısından tutun perde uçuşmasına kadar hepsi mevcut. Asıl soruyu soruyorum. Korkuttu mu? Hayır! Gözlerimizi kapayacağımız sahne geldi, geliyor, gelecek derken film bitti.


Üzülerek belirtiyorum ki, kurgu vasattı. Efekt yoktu. Oyunculardan hoşlanmadım. Yerinde kullanılan argodan etkilenmem ama bu filmde konuşmaların %50’si küfürden oluşuyordu. Görüntüyü de o kadar karartmışlar ki gerilelim diye ama işlevsiz olmuş!

Tek avantajı, filmi altyazısız bile izleyebilirsiniz. Yerleri süpüren İngilizcem ve ben hepsini anladık çünkü karmaşık cümle yoktu.

Sinemadan çıktıktan sonra arkadaşlarımdan ayrıldım ve Bilge’yle (kitap listesinden tanıyorsunuz) -klasik olmaya çalışan ama olamayan- cuma buluşmamızı yaptık. Çikolata eşliğinde okul dedikodularını konuşmaya başladık, ardından ülkeyi kurtarmaya çalışarak sonlandırdık. :D


Çikolatayla kalın :D 

Bezmarayı Süleymaniye Çikolatacısı'nda bulabilirsiniz 

Filmden Mırıltılar: İzleyenler İçin
Not: Yazılar beyazdır, tarayınca görebilirsiniz.


Kadın güneşte yanarken,
-Eeee vampir çakması bu!
-Aynen, aynen…

Çocuk ambulansı aramaya çalışırken,
-Korku filminde ambulans mı aranırmış ya?!

Kan kusarlarken,
-Sanırım yediğim cipsler geri geliyor.
-Güçlü kalamıyorum :D

Film sonrası,
-Sonunda temiz havaya çıktık yemin ediyorum mutlu oldum.
-Keşke Mısır Tanrıları’na gitseydik…