13 Mart 2016 Pazar

23) ÇOCUKLUĞUN SOĞUK GECELERİ - TEZER ÖZLÜ

Yapı Kredi Yayınları
65 sayfa

Lisedeyken ‘Modernizmi Esas Alan Eserler’ başlığı altında Tezer Özlü’nün kitaplarını da incelemiştik. Derste ilgimi çekmiş, internette okuduğum alıntılarıyla da ‘okumam lazım’ dediklerimin arasına girmişti.

Merak ettiğim şeyleri erteleme huyum aşikâr… Ertelenenler kervanıma Özlü’de katılmıştı. Aradan birkaç yıl geçti ve siparişime Çocukluğun Soğuk Geceleri’ni de ekledim.

Kafamın içinde “kesin seveceğim” düşüncesiyle kitaba başladım. “Sevmem gerek, Tezer Özlü bu!”

Kitap çocukluğunu ve gençliğini anlatıyor. Ailesi, yaşadığı yer, okulları…

Birinci bölümü okudum, ikinciye geçtim, üçüncü derken hızımın düştüğünü fark ettim. Çünkü kitaptaki bazı noktalara takılmıştım ve kafamın içindeki Tezer Özlü karakterine hiç uymuyordu.

Okuduğum alıntılardan yarattığım siluetle, gerçek yaşamı birbirinden çok uzaktı. Ben arka kapaklarda da yazıldığı gibi ‘nostaljik prenses, lirik prenses’ tarzında bir yazar beklemiştim.

Bir kitabı yazarın yaşamıyla yargılamamalı ama o kitap otobiyografikse ne yapmalı?

Kitapta beğendiğim satırlar, daha önce okuduğum alıntılardı.

Sonuç olarak kalemini sevebileceğim bir yazar kendisi ama hayatının birkaç yerine takıldım, tüm yargılarımdan soyunup bakmaya çalıştım. 

Daha karamsar bir dönemimde, bir kitabını daha denemeyi planlıyorum. Belki de… o kitabı bana göredir. :D




“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da.”

“Pazar günleri... Şimdilerde...Sokak aralarından geçerken...gözüme pijamalı aile babaları ilişirse , kışın , yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim...evlerin pencere camları buğulanmışsa ...odaların içine asılmış çamaşırlar görürsem ...bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa , radyodan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri, sokaklara dek yansıyorsa, gitmek , gitmek, gitmek , gitmek, gitmek...isterim hep.”

“Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öğe gibi önümüze getirilmiş.”


“Herkes herkessiz yaşayabilir.”


11 Mart 2016 Cuma

Kitap Fuarı: CNR 2016


Bir haftalık çileli bekleyişim bitti ve bugün kararlaştırdığımız üzere arkadaşımla fuar yollarına düştük. Oldukça yorucu ve sıkıcı bir haftaydı. Umarım sizin için öyle değildir. :D

Saat 12 gibi metronun önünde arkadaşımla –Bilge- buluştuğumuzda, önce yemek yiyelim dedik. Avm’ye giderken guruldayan midem de bize eşlik etti. :D



Avm’den çıkmadan D&R’a da uğradık. Güzel kitaplar indirime girmiş. Gerçi bazılarında sadece 2 TL fark vardı ama olsundu, indirim lafı onlar için yeterdi. :D

D&R’dan uzun zamandır merak ettiğim kitapları aldım: Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Tespih Ağacının Gölgesinde. İtiraf etmem gerekirse Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek kitabını daha çok merak ediyordum, keşke o da indirimde olsaydı. :D

Bir de belirtmeliyim ki kitapların üzerine yapıştırılan fiyat etiketinden hiç hoşlanmıyorum. Kitapların kapaklarında iz bırakıyor.



D&r’dan çıktıktan sonra, metroya bindik ve oturacak yer bulduk, bulabildik. :D Konuşmaya öyle bir dalmışız ki…
Bilge: Durağa gelmişiz, kalk, geldik!
Fırlayıp kapıya koştuk ama suratımıza kapandı. :D Havaalanına da gitmiş olduk. :D

Üzülerek belirtiyorum ki fuar bizi hayal kırıklığına uğrattı. Yayınevleri listesine bakmadan gittiğimiz için belki de bu hissi yaşadık. Bazı yayınevlerinin gelmeme kararı aldıklarını da gitmeden hatırlasaydık, güzel olurdu. :D Aklımızda olan kitapları alamadık.


Yayın evlerindeki indirim oranları %20-%30 civarında. Tüyap’ta da böyleydi ve bana kalırsa bu çok az bir miktar. İnternetten daha uygun fiyatlara bulunabiliyor ve kapına kadar geliyor.

Kırmızı Kedi, Pegasus, YKY, İş Bankası gibi yayınevlerine uğradık. Sahafları gezdik ama sanırım sahaflar için biraz geç kalmışız.



Uğradığımız yayınevlerinin çalışanlarını da çok soğuk bulduğumu söylemeliyim. İnsanın alası olsa bile kaçıyor. Sadece YKY’de çalışan bir kadın onayımdan geçti, onla biraz Harry Potter muhabbeti yaptık. :D

Bilge’de bir yıldır döktüğüm dillerden sonra Felsefe Taşı’nı aldı ve HP hayranı olma yolunda ilerlemekte. :D


Benim fuardan aldıklarıma gelirsek: İkna, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın Tuhaf Hikayesi, Senden Önce Ben.


Tüm yenilerimi hemen okumak istiyorum. :D Ama önce Kış Okuma Şenliği listem bitmeli, ki zamanında yetişemeyecek bile olsa en sonunda o liste bi te cek! :D 

9 Mart 2016 Çarşamba

22) UTOPIA - THOMAS MORE

İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mina Urgan
244 sayfa

“Ütopya, ütopik” gibi kavramları günlük hayatımda bolca kullanırım. Bu kelimeleri insanlığa kazandıran kitabı okumak da artık farz olmuştu.

Utopia, her şeyin mükemmel olduğu bir ada. Kitapta bu adanın şehirleri, yönetimi, bilim, sanat ve uğraşları, yaşayışları, ceza sistemi, savaş sistemi ve dinleri anlatılıyor. Yani ideal devleti temsil eden Utopia, her açıdan ele alınıyor.

Yazarımız Thomas More Katolik inanışa sahip bir devlet adamı. Katolik olduğunu belirtiyorum çünkü o dönem de Katoliklerin boşanması oldukça zor, imkansızdı. Oysa kendisi Utopia’da boşanmaya yer verir. Yaşadığı çağda kadınlara pek önem verilmezdi. Küçük kızlar iyi bir eş olsun diye yetiştirilirdi. Lakin More kızlarını okutmaya çalışıp, bilgili insanlar olmaları için çabalamıştır.

1516’da yazdığı eseri Utopia’da özel mülkiyete karşı çıkar. Birçok açıdan sosyalist bir devlet düzenini anlatır. Örneğin Utopialılar her on yılda bir evlerini değiştirirler. Bu Utopia’nın hoşuma giden kurallarından biri.

Marx’da bu kitaptan etkilenmiştir. Ben de etkilendim. Üzerinde uzun uzun düşündüm, okuyan arkadaşımla tartıştık. Özümsedim.

Kitabın İş Bankası’ndan çıkan versiyonu –yani bendeki- İngilizce’den çevrilmiş. Ama Utopia Latince olarak yazıldı. Bu yüzden Latince’den çeviri için Alfa Yayınları’nı tavsiye edebilirim. İleride ben de kitabı Alfa’dan tekrar okuyacağım.

Ayrıca İş Bankası’nın basımında sayfa 109’dan itibaren Mina Urgan’ın 'Thomas More’un Yaşamı ve Utopia’nın İncelenmesi' kitabı yer almakta. More’un hayatını öğrenmem için faydalı oldu lakin yer yer sıkıcılaştığını belirteyim.

Bunlar dışında yayınevinin çevirisini, basımını beğendim. 

İyi okumalar... :D



“Kolay kolay bulunmayan şey, doğrulukla, akıllıca düzenlenmiş bir toplumdur.”

“Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşmez.”

“Nasıl oluyor da bir eşek kadar bile kafası işlemeyen vicdansız, ahlaksız, budala zenginin biri, sadece birkaç torba altını var diye, akıllı dürüst bir sürü insanı buyruğu altında köle gibi kullanabiliyordu.”


“Bütün öteki ulusların tersine, savaşta kazanılan şerefi şerefsizliğin ta kendisi sayarlar.”


8 Mart 2016 Salı

21) EN GÜZEL AŞK HİKAYEMİZ- MARİO LEVİ

Doğan Kitap
194 sayfa

En Güzel Aşk Hikayemiz ilk Mario Levi kitabım… Yazardan herkes övgüyle bahsediyordu ve ben de merak ediyordum.

Yazara biraz değinecek olursak, Mario Levi 1957’de İstanbul’da doğmuş. İstanbul Üniversitesi’ni bitirerek hayata atılmış. (Belki de aynı yollarda yürümüşüzdür :D) 1986’da ‘Jacques Brel: Bir Yalnız Adam’ kitabını yazmış. Bu yazarın ilk eseridir.

Kitabımıza dönersek, 1992 yılında yayınlanan En Güzel Aşk Hikayemiz yazarın ilk romanı olma özelliğini taşır.

En Güzel Aşk Hikayemiz’de kahramanların iç dünyasını okuyoruz ve sevgiliyi arıyoruz. Ama ben, üzülerek belirtiyorum ki arama konusunda başarılı olamadım. Kitabı defalarca elime aldım, birkaç sayfa okudum, devamını getiremedim. Yeni kitaplara başladım, beraber okursam daha hızlı gider sandım. Olmadı. Romantik havamda değilim sanırım dedim, Genç Werther’in Acıları’na başladım. Duygusallıkta tavan yaptıktan sonra tekrar denedim, yine olmadı.

En sonunda kitabı okula giderken tramvayda okurum diyerek çantama attım ve bitirdim.

Benim zorlanarak okuduğuma bakmayın çünkü Mario Levi çok sevilen bir yazar. Belki de benim En Güzel Aşk Hikayemiz’i okuma zamanım henüz gelmemişti…


“Yaşamak, daha çok yaşamak ve anlamak gerekiyordu…”
“Haklı olabilirsiniz. Ama düşünün bir kere, bizlere ne kaldı ki artık, bir uzun şiiri aramaktan ya da umarsızlığı küçük de olsa bir bir umuda, bölük pörçük bir sevinçler toplamına dönüştürme çabasından başka?”

“Bir tümcede, bir sözcükte ya da bir olasılıkta gizleniyor olabilirdi ne de olsa bir benzerimiz.”

“Buralara nasıl geldik, neden o eski hikayelerle yetinemedik, hangi insanların, yanlış yorum ve aldanmaların kurbanı olduk ama? Kimi sözcüklerin karşısında neden bu kadar güçsüzdük?”



6 Mart 2016 Pazar

20) GENÇ WERTHER'İN ACILARI - GOETHE

Sosyal Yayınları
Çeviri: Arif Gelen
169 sayfa

Bazı kitaplar aşkı anlatır bazıları ise yaşatır. İlk bakışmada eliniz titrer, kalp ritminiz hızlanır ve bir bakmışsınız ki kitabın içindesiniz. Bekliyorsunuz, umut ediyorsunuz ve seviyorsunuz! İmkansızı hissediyorsunuz.

Kendi hayatınıza döndüğünüzde, o aşk çok ütopik geliyor. Kimse, kimseyi böyle sevemez değil mi? Günümüzde iki mesaj arasındaki zamanda aşk bitiyor. Gözyaşları bir günde siliniyor, yeni sevdalara yelken açılıyor.

Kitaba devam ettiğinizde,
Lotte’ye mektuplar yazıyorsunuz. Cevapları günlerce, haftalarca bekliyorsunuz. Beklemek aşkı arttırır mı? Onu görmek için çıldırıyorsunuz.

Kitap boyunca bunları Genç Werther’le birlikte yaşadım. Böyle kitaplar okuyunca, günümüzde aşk denilen duygunun olmadığına dair inancım kökleniyor.

Genç Werther’in Acıları mektup tarzında yazılan romanların ilk örneklerindendir. Goethe bu kitabı kendi gençlik aşkından etkilenip yazmış.

Mektup türüne bayıldığımı daha önce söylemiş miydim? Werther’in ince, duygulu mektuplarına hayran kaldım! Belki de bu şekilde yazılmasa beni bu kadar etkilemezdi…

Sonuç olarak, henüz okumamışsanız, okuyun efendim J Werther’i seveceksiniz.


“Ama nasıl oluyor da, insan kendinden şikayet edebiliyor?”

“İnsanoğlu nereye gitsen hep aynı.”

“Beni seviyor! Kendi gözümde değerim ne kadar arttı! O beni seveli -bunu sana söyleyebilirim, bunu sen anlarsın- kendime karşı sevgim ne kadar arttı!”

“O, benim için kutsaldır. Onun karşısında bütün kötü niyetler susar. Onun yanında olduğum zaman bana ne oluyor, bilmem. Sanki ruhum kabına sığmıyor, taşıyor.”

“…hayatın çiçekleri hayalden başka bir şey değil.”

“Akılsızlar, yerin asla önemli olmadığını, en önde oturanın başrolü pek seyrek oynadığını anlamazlar. Bazı kralları bakanlar, bakanları da sekreterleri yönetir. Böyle olunca başroldeki kimdir? Bence, başkalarını alt eden, başkalarının gücünü ve zayıf taraflarını kendi planlarını gerçekleştirmek için kullanacak kadar kuvvetli veya kurnaz olan kimsedir.”


“Evet doğru, ben sadece bir gezginci, başıboş dolaşan bir kişiyim bu dünyada. Peki, siz benden başka türlü müsünüz?”


4 Mart 2016 Cuma

19) YABANCI - DIANA GABALDON


Epsilon Yayıncılık
Çeviri: Seden Gürel
752 sayfa

Outlander’ı bilir misiniz? Kendisi tarih, fantastik ve aşkı harmanlamış bir dizi. Kendisini keşfettiğimde 6 bölümü yayınlanmıştı. İlk bölümüyle kendini bana sevdirdi çünkü dönemin İskoçya’sında geçiyor. Bir de başrollerden Sam Heughan yakışıklı şimdi, göz var izan* var :D (*Ben hep nizam sanıyordum, doğrusunu da öğrenmiş oldum :D)

İşte bu dizi, Diana Gabaldon’un serisinden uyarlanarak çekilmiş. Outlander’ın ilerleyen bölümlerini izlerken araştırmak aklıma geldi ve öğrendim. Okurum falan dedim aradan bir buçuk yıl geçti anca okudum :D

Kitabın ilk 100-150 sayfasını beğenerek okudum, dizinin ilk bölümlerini sevmem gibi.

Ana karakterimiz Claire 1945’te yaşayan bir hemşire lakin zaman içinde bir yolculuktan sonra kendini 1743’de buluyor. Buraya kadar tamam. Sonra kitabın elle tutulacak yeri kalmıyor. İlginç olabilecek bir konu nasıl itici hale getirilir?

Claire 1945’de evliyken, 1743’de de evleniyor. Zorunluluk diyebilirsiniz ama hoşlanıyor mu? Kendisi de itiraf ediyor ki Jamie dikkatini çeken bir erkek.

Eh, bu durumda bir nolu kocayı aldatmış olmuyor mu? Kitap boyunca bunun çelişkisini kafasında taşıyor ama yine de Jamie ile çok mutlu. Dövülüyor, kızıyor ama sonra ‘Jamie beni dövmekte haklı’ diyor. Nedir bu? Şiddet nasıl aklanabilir?

Bir de tecavüz olaylarımız var tabii. Kadına kocası ediyor, kocasına da komutan… “Her tarafım morardı ama seviyorum” diyen Claire’den mi tutacaksınız yoksa “Depresyondayım ama biraz da güzeldi” diyen kocasından mı? Elle tutulacak neresi var?

Bunları spoiler diye düşünmeyin çünkü kitapta ana hikayenin yanında çok fazla olay var. Anlattıklarım %10 bile etmez.

Kitabı okuduktan sonra kendime “Diziyi nasıl sevdin sen ya? Aynı olaylar dizide de oldu.” diye sordum. Dizide çok derine inilmediğini düşünüyorum ya da ben sadece Sam Heughan’a odaklanmış olabilirim. Tabii İskoçya’nın mekan olarak görsel şölen sunması da beğenmeme katkıda bulundu.

Yabancı’ya dönersek… Seri sekiz kitaplıkmış ama devamını getirmeyi düşünmüyorum. Güzel olabilecek bir konuyu harcamış yazar ona üzülüyorum.

Outlander’ı ise izlemeye devam edeceğim… Sam oynadığı sürece. :D
“Senin için hayatımı riske attım, hırsızlık ve kundakçılık yaptım ve seni kurtarmak için birini öldürdüm. Bunların karşılığında bana garip isimler taktın, bana hakaret ettin, hayalarımı tekmeledin ve yüzümü tırmaladın. Seni dövdüm ve sana hayatım boyunca başıma gelmiş olan en kötü şeyleri anlattım ve sen bana beni sevdiğini söyledin.” der Jamie Claire’e. Yazdıklarımın kısa bir özeti değil mi?

“İnsanlar hiçbir zaman romantizmin altında neler yattığını düşünmez. Zamanla şekil değiştirmiş trajedi ve terör. Bunu anlatırken biraz süsleyip sanat yapmayı başarırsan al sana mükemmel bir romantizm!” 



2 Mart 2016 Çarşamba

Yaşamdan Kareler / HeybeliAda

Hoşçakal Kınalı Ada! Biz Heybeli'ye devam edeceğiz!

İstanbul’da yaşayanlar bilir, adalar kalabalıktan kurtulmak için iyi bir kaçış yoludur. İnsanlara çarpmadan yürüyemediğin şehirden uzaklaşıp, nefes alabileceğin yemyeşil bir dünyaya geçersin.




Liseden beri, beraber adalara gitme planları yapardık arkadaşımla. Bugün bunu gerçekleştirdik. Benim gitmediğim iki ada vardı: Heybeli ve Kınalı. Heybeli’yi tercih edip, Kabataş’tan vapura bindik.



Martıları besleyerek, güzel bir yolculuk geçirdik. Ama ada martılarının acemi olduğunu belirtmekte fayda var. Havada kapmayı başaramıyorlar. Kadıköy civarındakiler oooo, bizi bile yemişlerdi. :D



Vapurda belirlediğimiz rotamıza göre ilk durağımız sanatoryum olacaktı lakin indiğimizde bir rehberle karşılaştık. Bize adanın haritasını verdi ve Ruhban Okulu’nu üçe kadar gezebileceğimizi söyledi. Biz de önceliğimizi değiştirip düştük yollara.




‘Yeşil panjurlu hangi evin oradan döneceğiz?’ vs. derken, bisikletçileri fark etmeden geçtik. Tabanvay sistem yine iş başındaydı! :D



20 dakikalık tırmanmanın ardından Özel Rum Lisesi yani Ruhban Okulu’na vardık. Bahçesi muazzam, oldukça bakımlı. Böyle okulumuz vardı da biz mi gitmedik? :D


İçine girdik lakin sadece birinci kat gezilmek için açıktı. Merdivenlerin önünü kapamışlar. Giriş sağ ve sol koridor olmak üzere ikiye ayrılıyor. Biz de bakınırken, sol tarafa yöneldik. Tüm sınıfların kapıları kapalı, camlardan biraz görülebiliyor. Ben bir kapıyı açıp içeri girdim. Ama tahtalar o kadar gıcırdıyor ki acaba görevlilerin bizi fark etmesini sağlayan bu mu oldu, bilemedim. Kapının ardında oldukça tarihi bir sınıf bizi karşıladı. Tam incelerken ne oldu dersiniz? Görevliler geldi. :D Bu tarafta da gezmek yasakmış, temizlik yapılıyor diye kapıya asık bant kaldırılmış.

Yasaklı sınıf 

Biz de oldukça atarlı bir biçimde karşı koridora geçtik ve ta daa tüm kapıların üstüne asma kilit asmışlar. Sadece koridorda bakınarak yürüdük.



Okulun içini görememekten kaynaklanan bir hüsran olsa da, bahçesi için tırmanmaya değerdi. Bahçenin arka tarafında keçi, eşek, koyun gibi hayvanlar da besleniyor.



Okuldan ayrılıp İsmet İnönü’nün evi için yola koyulduk. Yürüdük, yürüdük ve haritayla bulamayacağımıza karar kıldık, arkadaşım navigasyonunu açarken ben de marangoz amcaya sormaya gittim.



Amca yol tarifi vermeden önce, benle biraz lafladı. Eskişehirliler ile Trakyalıların iyi geçinmesi açısından bir bağ kurduk. :D Ada’ya taşınma hikayesinden sonra, İstanbul’un hangi semtinde oturduğumu sordu. Söyledim.
-   Oooo, çok kalabalıkmış, tramvay derdi falan… Nasıl yaşayabiliyorsunuz?
-   Yaşayamıyoruz.

İsmet İnönü'nün Evi

Amcayla vedalaştıktan sonra, İsmet İnönü’nün evini bulduk. 100 metre daha yürüsek önündeymişiz. :D Tadilat nedeniyle kapalıydı.

Hüseyin Rahmi'nin Evi

Sonraki durağımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evi oldu. Çamlığın ortasında oldukça güzel bir yerdeydi. AMA… Yıkılacak gibiydi. Bakımsızlıktan inim inim inliyordu.


Ardından sanatoryuma gidip, evdeki hesabın çarşıya uymayacağını unutup gezimizi sonlandırmayı düşündük. Sorun şuydu ki, -yer yön bilgisi ve harita okuma kabiliyeti olmayan- benim elimde bir kroki vardı. Kaçınılmaz sonuç olarak yanlış yola girdik. :D Alp Görüngen Yolu’nda kendimizi bulduk.


Bu hat faytonların büyük tur güzergâhıymış. Ada çok kalabalık olmadığı için bu yol oldukça ıssızdı.


Hatamın olumlu getirisi olarak Terki Dünya Manastırı’na da uğradık ama bahçesinde çoraplar asıktı. Tarihi ibadet yerinden çok, eve benziyordu.


Çamaşırlar görünmesin diye çabalayan fotoğraf :D


Çam Limanı Koyu’na geldiğimizde peşimize dört tane köpek takıldı. Kedi insanı olduğumu biliyorsunuz, bu yüzden başta bu dörtlüden korktum hatta birinin dişlerinin kanlı olduğunu sandım. Oysaki sadece kendi hayal gücümmüş. :D


Çam Limanı Koyu


-Merve* yakında sadece kemiklerimiz kalacak, sen hala fotoğraf çekiyorsun! *Merve = liseden arkadaşım

Birinci sanatoryum binasına kadar her şey güzeldi. Bize eşlik ediyorlar, beraber yürüyoruz. Birinci sanatoryuma geldiğimizde, binanın kapısının yakınlarında başka bir köpek yatıyordu. Bizimkilere hırlamaya başlamasın mı? Kesin köpek kavgasının ortasında kalacağız düşüncesi kafamızda yeşerdi. :D




Bir şekilde aralarından geçip, peşimizdeki dörtlüyle ikinci sanatoryuma doğru yürümeye başladık. Bir sürpriz daha! Askeriyenin köpekleri! Neyseki oradan da sağ çıktık. :D

Sanatoryum

Vapur iskelesine vardığımızda pestilimiz çıkmıştı ama mutluyduk. Köpek maması olmamıştık. :D


Vapuru 5 dakikayla kaçırınca, Aya Nikola Kilisesi’ne de uğradık.




Bulduğumuz her kediyi besledik –hatta bizim dörtlü peşimizdeyken bile!- :D

Duyan duymayana söylesin, mama partisi yapıyoruz miyav!

18.30 vapuruna bindik ve dönüşe geçtik. Sarp Apak'da bizimle aynı vapurdaydı. :D

Böylece çokça sevinçli, bir tutam korkulu, bir çimdik de aksiyonlu günümüzün sonuna geldik. Yakın zamanda yenisini tekrarlamak dileğiyle… Köpekli kısımlar hariç. :D