7 Nisan 2019 Pazar

AKRABALAR - IVAN PANAYEV


18
Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Duygu İkisivri
141 sayfa


Akrabalar kitabı gözüme çarpana kadar yazarın adını duymamıştım. Nasıl bilmiyorum diye kendi kendime söylenirken önsözün ilk cümlesini okudum: “Bugün İ.İ. Panayev’in adı daha çok edebiyat tarihçileri ve dergicilik uzmanlarınca bilinir.”

Panayev, 1812 yılında köklü, kültürlü ve soylu bir ailede dünyaya gelmiş. Romantik bir tutumla başlayan edebiyat hayatının devamında gerçekçiliğe yönelmiş. Çeşitli dergilerde çalışmış ve çağdaşlarına göre (Saltıkov-Şçedrin, Çernişevski, Hertsen vs.) yapıtları herkes tarafından bilinir hale gelmiş.

Akrabalar da ise 19. yüzyıl Rusya’sının kırsalında yaşayan toprak sahipleri ve Avrupa görmüş daha “aydın” kesim anlatılıyor. Kahramanlardan Grigori Alekseiç dönemin “gereksiz insan” kavramının vücut bulmuş hali.

Kim bu gereksiz insan? Duygu İkisivri’nin sonsözüne göz atacak olursak: “Gereksiz insan ifadesi, 19. yüzyıl başlarındaki Rus toplumsal yaşamın doğurduğu bir tipi tanımlar. …soyluların genç temsilcisidir. Rus kültüründen uzak bir şekilde, farklı Avrupa ekolleri ile eğitim alır. Edebiyat, felsefe ve Avrupa dilleri ile ilgilenir. Birey, toplum, aşk, eylem, inanç gibi temel yaşam konuları üzerine düşünür. Ancak çok büyük çelişkilere düşer. Bu çelişkileri yaşamında eylem haline getirip çözememe sorunu yaşar. … Gereksiz insan aşka karşı bile yeteneksizdir.”

Grigori Alekseiç’in kararsızlıklarını ve sürekli başka şeyden etkilenerek fikir değiştirmesini aşırı bulsam da, bazı gel-gitlerini anlayabiliyorum. Panayev’in Alekseiç’in karşısına koyduğu karakter Mihaylıç’ın da farklı negatif yönleri vardı bence. Gereksizin karşıtı olması gereken insansa, bu kavramı karşıladığını düşünmüyorum.
  
“Gereksiz insan” kavramını Türk edebiyatında özellikle Tanzimat dönemi romanlarında da görmek mümkün.

Rus klasiklerini sevmeme rağmen uzun zamandır okumadığımdan dolayı Akrabalar benim için keyifli bir okuma oldu. Kesinlikle okunmalı diyemiyorum, ilginiz varsa bir seçenek olabilir.

“İrademiz her zaman eylemle çelişiyor. Hepimiz boş ve pek önemsiz hayalcileriz. Hiçbir şeye yeteneğimiz yok.”

“Asla sevmemiş bir insan, yüzyıl yaşasa bile yaşadığını söyleme hakkına sahip değildir!”



6 Nisan 2019 Cumartesi

BİR YANIMIZ BAHAR - BRENDA NOVAK


17
Martı Yayıncılık
Çeviri: Leyla Savaş
446 sayfa


Evde çerez kitap arayışına girmişken annemin kitaplarından biri olan Bir Yanımız Bahar kitabı dikkatimi çekti. Kapağı itibariyle de tam mutlu aşk romanı izlenimi verdi bana.

Aslında kitap gerçekten aşk romanı ama bahsettiği konulardan birine değinmeme izin verin: tecavüz. Değersiz Bir Hayat’tan sonra daha hassas olduğum bu konuyla çerez bir kitapta karşılaşmamayı tercih ederdim.

Genele baktığımızda üzüntüden sizi yerden yere vuracak bir konusu yok, hatta oldukça olumlu. Bu yüzden çerez beklentimi karşıladı.

Kitaplı günler!

“İnsanlardan istediğimiz kişi olmalarını beklerken büyük haksızlık ediyoruz.”

“Karanlık ancak ona izin verirsen üstüne çöker. Ayağa kalk ve sevdiğin insanlarla, sevdiğin şeylerle yeniden temasa geç.”



3 Nisan 2019 Çarşamba

YAŞIYORUZ SESSİZCE - ŞÜKRÜ ERBAŞ


16
Kırmızı Kedi Yayınevi
81 sayfa

Sıradan bir vize haftası. Ders çalışıyorum. Ders kitabı dışında başka bir şey okumak istiyorum, elim Değersiz Bir Hayat’a gitmiyor. Gözüme Şükrü Erbaş kitabı takılıyor. Alıyorum. İlk şiir, ikinci, üçüncü derken kendimi şairin “iki kişilik yalnızlığı”nda buluyorum. Bu kitap bir ağıt. Şükrü Erbaş’ın ölen sevgilisine, Hatice’sine, Ömür Hanım’a…

Yaşıyoruz Sessizce şiirler kadar, hatta belki daha vurucu bir Hatice Erbaş sözüyle başlıyor:
“Babanız içerde şiir yazıyor diye çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”

***

“Sevmenin, dünyayı sevmek olduğunu senden öğrendim.”

“Kimi seviyorsan acısı sende kalıyor”

“Senin Tanrıya inandığın kadar
Tanrı da sana inansaydı
Saygıyla gülümseyerek dünyaya
Yaşar giderdi evimizde
Ben seni sevdikçe, kim bilir
O da kendini severdi.”

“Susarak büyümüş iki çocuktuk biz, kendisini sevmeyi bilmeyen. Yanımızda birisi olmadan sevincimizden utanırdık.”

“Gidelim diyorum. Gidelim diyorsun. Sermayemiz hayal.”

“Sonsuzluk kirpiğimizde serçe kuşu. Bir kanadı hayal, bir kanadı hatıra. Konup konup kalkıyor çaresizliğimize.”


Sizinle paylaşmak istediğim daha çok alıntı var. Yazamadım hepsini. En iyisi okuyun siz.


1 Nisan 2019 Pazartesi

DEĞERSİZ BİR HAYAT - HANYA YANAGIHARA


15
Doğan Kitap
Çeviri: Sıla Okur
860 sayfa


Sanıyorum ki Değersiz Bir Hayat okuduğum en karamsar kitap. Umutsuzluk. Özgüvensizlik. Kendinden nefret etme. Tiksinme. Mazoşizm. Depresyon. Pedofili. Tecavüz. Taciz. Şiddet. Psikolojik sorunlar.

Kitabı tarif etmek için daha fazla olumsuz kelime bulabilirim ama özünü anladınız siz. Okumak bazen işkence gibiydi: ruhsal ve fiziksel olarak beni yordu.

Ana kahramanımız Jude’un yaşadıkları bana ağır geldi ama çıkarttığım ders şu ki iyileşmek istemeyen birini zorla iyileştiremezsiniz. Kitap sürekli bir çemberin içinde dönüp durdu.

Değersiz Bir Hayat için kapakta aşk hikayesi, arkadaşlığa ağıt, eşcinsel sevgi gibi tanımlar yapılmış. Böyle bir kitap beklemeyin çünkü değil.

Olumlu yönlerine bakarsak, kitap akıcıydı. 860 sayfayı bitirmek düşündüğüm kadar uzun sürmedi. Jude’un düşüncelerini anladığım kısımlar da oldu. Willem’i sevdim.

Kitabın size de duygusal olarak ağır geleceğini düşünüyorsanız es geçin derim.

Kitaplı günler!

“Mutlu bir halsizlik içindeydi ama o günlerde hep halsizdi zaten, sanki normal görünmek için gün boyu harcadığı çaba başka bir enerji bırakmıyordu.”

“Korku ve nefret; korku ve nefret… Bazen hayatında bir tek bu ikisi varmış gibi geliyordu. Kendinden başka herkesten korku, kendindense nefret.”

“Fakat adalet, hukukta tek kaygı değildir: Hukuk her zaman adil değildir.”

“Hakkaniyet mutlu insanlar içindir, belirsizliklerle değil kesinliklerle çizilmiş hayatları yaşama şansına erişenler için.”

“Anlıyorum” dedi Willem. “Birlikte yalnız kalırız.”

“Gelgelelim sıklıkla yaşadığını değil, sadece var olduğunu hissediyor; kendisi günleri geçirmiyor da günler onun üstünden geçiyor.”


31 Mart 2019 Pazar

Tiyatro: Narnia Günlükleri


Gerçeklikten, kendi gerçekliğimden uzaklaşmayı seviyorum. Varoluş sancıları çekmediğim dünyalarda düşüncelerimi sakinleştirebiliyorum. Fantastik dünyalar, zihnimdeki savaşa bir dur noktası gibi. Nefes al. Evreninden uzaklaş.

Narnia Günlükleri’nin filmini izlemiştim –birkaç kere de izlemiş olabilirim-. Kitaplarını da okumak aklımdaydı. Arkadaşım müzikali olduğunu söyleyince biletlerimizi aldık ve ben kitaplara başladım (Prens Caspian’ı okuyorum şu an).



Konusuna kısaca değinirsem, savaş sırasında –adı belirtilmese de 2. Dünya Savaşı- Londra’ya yapılan bombardımanlar yüzünden, ailesi 4 ana kahramanımızı kırsalda yaşan bir profesörün evine gönderir. Lucy, Edmund, Peter ve Susan evi keşfederken buldukları dolapla Narnia evrenine geçiş yaparlar.

Müzikal, türü aile olarak görünse de beklediğimden daha çocuksuydu. İlk yarısında sıkıldığım yerler oldu. Uyarlamak için kitabı biraz değiştirmişler.



Edmund ve Susan rolündeki oyuncuları biraz isteksiz buldum, robotlaşmış hareketlerle oyunu sürdürdüler. Lucy ve Mr. Tumnus rolündeki oyuncuları beğendim.

Dekoru başarılı buldum,Narnia gibi bir evreni aktarmak kolay olmasa gerek. Kostümler güzeldi. Göz doyuran bir sahne vardı. Şimdi beni en mutlu eden olayı söylüyorum size: oyunda yapay kar yağdırdılar! Favori anlarım kar yağışının olduğu kısımlar tabii ki.



Ah unutmadan, filmi izlemişseniz de dikkatinizi çekmiştir; Edmund Cadı’dan yiyecek olarak Türk lokumu istiyor ve Aslan’ın adı Lion değil, orijinalinde de Aslan. Türk kültüründen esinlenmeler mevcut. (Bu konuya kitap serisinin yorumunda daha uzun değinmeyi planlıyorum)

Sonuç olarak, içimdeki çocuğa hitap eden bir müzikaldi. Kim bir dolabın içinden başka bir dünyaya geçmek istemez ki?

Yazan : CLİVE STAPLES LEWİS
Çeviren : ÇAĞMAN PALA
Oyunlaştıran : IRİTA KUTCHMY
Yöneten : SABRİ ÖZMENER




28 Mart 2019 Perşembe

BAŞLAT: READY PLAYER ONE - ERNEST CLINE


14
Dex Kitap
Çeviri: Taylan Taftaf
506 sayfa


Hiç bilgisayar oyunu oynadınız mı? MMORPG tarzı sizi hayatın gerçekliğinden ve sorunlarından uzaklaştırıp başka bir evrene taşıyan oyunlardan bahsediyorum. İstediğiniz yeteneklere sahip olup, arzu ettiğiniz gibi görünebildiğiniz…

Cevabınız evetse, o zaman bu kitabı çok seveceksiniz! Ben keyifle okudum.

Hatırlarsanız geçen sene kuzenim Kero’yla Ready Player One filmine gitmiştik. Ben beğenmiştim ama Kero kitaba göre berbat bulmuştu. O yüzden kitabı okumamı istedi ve ben de okudum.

Bilim kurgu ve distopik olan eserimiz, 2045 yılında geçiyor. Enerji krizi yüzünden dünya felaket bir durumda ve çoğu insan OASIS adında sanal gerçeklik evreninde vaktini geçiriyor.

Başlat, sanıyorum ki yoğun bir araştırmanın ürünü. İçinde eski oyunlara, filmlere, müziklere dair birçok bilgi var. Mesela atari oyunları beni çocukluğuma götürdü. (İnce bir ayrıntı, atarimle benden çok büyükler oynadı, ben genelde ‘artık sıra bende değil mi’ diye sıkılmakla meşguldüm.)

Bir oyun sever olarak keşke OASIS günümüzde de olsa diye Kero’ya yakınıyordum. Onun teorisine göre biz 65-70’lerimizdeyken böyle bir oyun olabilirmiş ve emekli olacağımız için oyunda yeterli kredi alacak paramız olurmuş. Gördüğünüz üzere gelecek planlarımız hazır :D

Akıcı bir bilim kurgu istiyorsanız, bilgisayar oyunlarını seviyorsanız kaçırmayın derim.

İyi okumalar, amigos!

🎮

“Dünya, insan ırkının zamanın büyük kısmını bir bilgisayar oyununun içinde geçirmeye başladığı yepyeni bir döneme girmişti.”

“OASIS’i kendimi gerçek dünyada hiçbir zaman evimdeymiş gibi hissetmediğim için yarattım. İnsanlarla nasıl temas kurabileceğimi bilmiyordum. Bütün hayatım boyunca korku içinde yaşadım. Hayatımın sona ermekte olduğunu anlayana dek. İşte o an, ne denli korkutucu ve acı verici olursa olsun, aynı zamanda gerçek mutluluğu bulabileceğin tek yerin gerçeklik olduğunu anladım. Çünkü gerçeklik, gerçek.”



25 Mart 2019 Pazartesi

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU - STEFAN ZWEIG


13
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Çeviri: Ahmet Cemal
62 sayfa

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu okumaya sevgili Birpembesever’in yorumuyla karar verdim. Vizelerin bitmesiyle memlekete dönerken de yolda bitirdim.

Kitap annesinden sevgi görmeyen küçük bir kızın, karşı dairede oturan yazara ‘aşık’ olmasını anlatıyor. Adını öğrenemediğimiz karakterimiz büyümesine rağmen bu aşkı hiç solmuyor ve en sonunda yazara her şeyi anlatan bir mektup yazıyor: “Sana, beni asla tanımamış olan sana.” İşte kitabımız bu mektuptan oluşuyor.

Diğer okuduğum Zweig eserlerine göre bir tık daha iyi olsa da, yıldızımın hala yazarla barışmadığını söylemeliyim. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu yazardan okuduğum üçüncü kitap ama hala seçtiği konuları sevmiyorum. Karakterimizin yaşadığı duygunun aşktan çok hastalıklı bir tutunma hali olduğunu düşünüyorum. Bence çıkarılması gereken ders, insanlar eğer çocuklarına gereken özeni veremeyeceklerse, dışarıda sevgi aratacaklarsa anne baba olmasınlar. Yazık.

Zweig biyografileriyle ünlü olduğu için belki ileride bir biyografi kitabını okurum… Belki… İleride…

“Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin.”

“…çünkü daracık hayatları olanlar, kapılarının önüne gelen her yeni karşısında meraka kapılırlar.”

“Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.”

“Senden elimde senden elimde tek bir satır yok şu son saatlerimde, hayatımı vermiş olduğum insandan tek bir satır bile yok. Bekledim, çaresizlik içinde kalmış biri gibi bekledim. Ama sen beni çağırmadın, tek bir satır yazmadın … bir tek satır bile…”